2008 yılı Mart ayı itibariyle Türk bankacılık sektöründe ciddi bir (genel) risk-alıcı davranış eğilimi ve dolayısıyla kriz riski gözlemlenmiyor. Endeksin bileşenleri, hesaplanma yöntemi ve endeksteki değişmelerin yorumlanması hakkında ayrıntılı bilgi için şu linklere tıklamanızı tavsiye ederim:
AK’nin kısa ve güncel iktisat yazı ve yorumları.
Bu kategorideki metinler daha önceleri http://ekon-elek.blogspot.com adresinde yayınlanıyordu.
İktisat öğrencileri ve araştırmacılarının ödev veya araştırmalarıyla ilgili kaynak (özellikle makale) araştırırken başvurabilecekleri temel (internet) kaynakları bence şunlar:
- JEL EconLit, http://www.econlit.org
- EconPapers, http://econpapers.repec.org
- SSRN Economics Research Network, http://ssrn.com/ern/index.html
- Turkish Economy Research (Econtürk), http://www.econturk.org
- Ceteris Paribus, http://www.ceterisparibus.net
Bizim lisans ve yüksek lisans öğrenciliğimiz döneminde (1981-1988) Journal of Economic Literature (JEL) dergisinin kütüphanedeki basılı nüshalarını inceler veya doğrudan doğruya kütüphanedeki dergilerde kaynak araştırması yapardık. Oysa artık JEL‘deki (JEL sınıflandırma sistemine göre endekslenen) makale/kitap künyelerine üniversite kütüphanelerindeki hazır CD-Rom’lardan (abone olmak kaydıyla) veya arşive abone olunan üniversitelerdeki bilgisayarlardan online olarak (1969-2007) kolayca ulaşılabiliyor.(*) Dahası, aynı yolla, pek çok makalenin kendisine pdf formatında da ulaşılabiliyor.
Son yıllarda, EconPapers, öğrencilerime tavsiye ettiğim en önemli makale tarama kaynağı durumunda. Çünkü bu arşivden, (en azından tarama aşaması itibariyle) üniversite dışındaki bilgisayarlardan da ücretsiz biçimde yararlanılabiliyor. EconLit’ten farklı olarak bu arşivde, tartışma/çalışma makaleleri (discussion/working papers) de (yani henüz yayınlanmamış olan makaleler (articles) de) endeksleniyor. SSRN/ERN arşivi ise, ücretli olduğu için EconPapers karşısında kullanıcılar açısından biraz dezavantajlı bir arşiv.
Econtürk ve Ceteris Paribus ise, özellikle Türkiye ekonomisiyle ilgili ve Türkçe makaleler açısından göreli üstünlüğe sahip iki yerli internet arşivi.
Bu ve diğer makale araştırma kaynakları hakkında çok daha ayrıntılı bilgi almak için, mutlaka Dr. Emrah Aydınonat‘ın “İktisat Öğrencileri için Ödev Yazma Rehberi” adlı çalışmasına bakmanızı öneririm.
(*) Örneğin, Ankara Üniversitesi’ne bağlı fakültelerden ulaşılabilecek veritabanlarının bir listesine, http://www.ankara.edu.tr/kutuphane/e_kutuphane.html adresinden ulaşılabilir. Bu veritabanlarından EbscoHost içinde, online tarama yapılabilecek EconLit arşivi de yer alıyor. Listedeki iktisatçılar için önemli veritabanlarından bir diğeri de JSTOR.
TÜİK’in bugün abonelerine gönderdiği bir duyuru emailine göre, kurum tarafından yapılan çeşitli araştırma sonuçlarına ayrıntılı bir şekilde, istenilen kapsam ve zaman serisinde ulaşılabilmesine olanak sağlayan dağıtım veri tabanlarına ve istatistiki tablolara TÜİK’in şu sayfasından erişilebiliyor:
http://www.tuik.gov.tr/jsp/duyuru/upload/vt.html
Daha önceki bir değerlendirmemde dikkat çektiğim bazı eksikliklerin giderilmesi yönünde önemli bir adım olduğunu düşündüğüm bu çaba nedeniyle, yakında TÜİK’in kullanıcılara/araştırmacılara daha yararlı bir veri dağıtım hizmeti sunacağını ümit etmek için elimize (nihayet) bir fırsat geçmiş gibi gözüküyor.
Yaklaşan erken genel seçimler nedeniyle, medyada, son 19-20 yıla ilişkin bazı hükümet karşılaştırmaları yayınlanmaya başlandı (bak. örnekler). Bu makroekonomik karşılaştırmalarda hükümetler birbirleriyle, genellikle, belki de hesaplama kolaylığı da dikkate alınarak, iktidarda bulundukları dönemlerdeki göstergelerin ortalama (yıllık) değerleri itibariyle “yarıştırılıyor”. Oysa, bu tür (yani dönem ortalamaları cinsinden yapılan) kıyaslamaların, birden fazla yanıltıcı yönü bulunmaktadır (bak. Kibritçioğlu, 2007). Bunlardan birini, anlaşılırlığını kolaylaştırmak için şu basit (uç) örnekle açıklayabiliriz:
Varsayalım ki, bir ülkede geçmişte aynı uzunlukta (diyelim ki 45′er ay) görev yapmış olan iki hükümet olsun. Bunlardan birincisi X gibi (artması ekonomik açıdan olumlu karşılanan) varsayımsal bir değişkenin değerini hep artırırken, diğeri bunun tam tersi bir sonuç elde edebilmiş olsun. Ayrıca, varsayalım ki, iki hükümetin X performansları Şekil 1‘deki gibi tamamen ters gelişmiş olsun ve böylece X’in iki hükümet dönemindeki ortalama değeri de tümüyle aynı olsun (örnekte: 84.4). Şimdi, eğer değerlendirmeyi sadece dönem ortalamalarına göre yapacak olursak, her iki hükümetin de X performansı aynıdır. Yani bu durumda hükümetlerin biri diğerinden daha başarılı değildir. Oysa, birinci hükümet X’i düşük bir değerde (10) teslim alıp 160′a dek artırmış, ama diğeri yüksek bir değerde (160) teslim aldığı X göstergesini 10′a kadar düşürüp gelecek hükümete öyle teslim etmiştir. Bu nedenle, gerçekte daha başarılı sayılması gereken hükümet birinci hükümettir, ama X’in dönem ortalamalarına baktığımız için bunu fark edemeyiz.(*)
Türkiye’de, örneğin 1990′ların ilk yarısında, iktidarda bulunduğu dönem için başarılı dönem ortalamaları tutturduğu halde, aslında devir aldığı göstergeleri olağanüstü bozarak gelecek hükümetlere teslim eden en az iki hükümet bulunduğu da dikkate alınacak olursa, bu noktanın neden görmemezlikten gelinebilecek basit bir nokta olmadığı daha iyi anlaşılır.
Şekil 1: Varsayımsal İki Hükümetin 45 Aylık X Değişkeni Performansları

Açıklama: Yukarıdaki şekilde dikey eksende X, yatay eksende ise iktidarda geçirilen ay sayıları gösterilmiştir.
(*) R. J. Barro (1996, 1999); A. Okun’un (1970) ünlü “hoşnutsuzluk endeksi”nin (misery index) hükümetler arası karşılaştırmalarda kullanılabilmesi için, dönem ortalamalarına değil göreve başlangıç ve görevi teslim tarihleri arasındaki farka bakılarak hesaplanması gerektiği uyarısını yaparken işte tam da bu örnekteki gibi durumlara dikkat çekmiştir.
22 Temmuz 2007′deki erken genel seçimler yaklaşırken, Aralık 1987 – Nisan 2007 arasında Türkiye’de iktidarda bulunan hükümetlerin makroekonomik performanslarının karşılaştırması hakkında yazdığım makaleyi geçenlerde tamamladım: “Türkiye’deki Hükümetlerin Makroekonomik Performanslarının Bir Karşılaştırması, 1987-2007“. İlk olarak, 1999-2000 yıllarında üzerinde çalışmaya başladığım, ama o günlerde bir türlü tamamlamaya fırsat bulamadığım araştırmanın özetini aşağıda okuyabilirsiniz. Eğer doğrudan doğruya makaleyi okumak istiyorsanız, dosyaya “buraya” tıklayarak (pdf formatında, 572 KB) ulaşabilirsiniz.
Makalenin Özeti:
Belirli bir dönemde farklı ülkelerde veya belirli bir ülkede farklı dönemlerde iktidarda bulunan hükümetlerin makroekonomik performanslarının çok bileşenli endeksler yardımıyla karşılaştırılması, uzun yıllardan beridir iktisatçıların, politikacıların ve kamuoyunun ilgisini çekmektedir. Bu çalışmada, son 20 yılda Türkiye’yi yöneten 14 hükümetin (46.-59. hükümetler) ekonomi alanındaki politika başarılarının, seçilmiş 10 temel makroekonomik göstergeden türetilen alternatif aylık genel endeksler yardımıyla ayrıntılı bir biçimde karşılaştırılması amaçlanmıştır. Literatürdeki Okun, Barro veya LIMEP türü performans endekslerinden farklı olarak bu çalışmadaki endeksler belirli bir hükümet ve iktidarda bulunduğu dönem için tek bir “yıllık ortalama endeks rakamı”ndan oluşmak yerine, tarihî ortalaması sıfır olan “aylık birer zaman serisi” biçiminde tasarlanmıştır. Çalışmada oluşturulan en kapsamlı performans endeksiyle (MEP10) ilgili ayrıntılı değerlendirmelere göre, son 20 yılda, devir aldığı kötü makroekonomik verileri en başarılı biçimde düzelten hükümetler olarak bir yıllık Refahyol hükümeti (Haziran 1996 – Haziran 1997) ve beş aylık 1. Yılmaz hükümeti (Haziran 1991 – Kasım 1991); göstergeleri gelecek hükümete en iyi durumda devreden hükümet olarak ise 23 ay ömürlü 2. Özal hükümeti (Aralık 1987 – Kasım 1989) öne çıkmaktadır. Başta 1994 döviz krizinin yaratıcısı Çiller (Haziran 1993 – Mart 1996) ve 2000-2001 ekonomik krizlerinin yaratıcısı Ecevit (Ocak 1999 – Kasım 2002) hükümetleri olmak üzere, onların döneminde kriz çıkmasına giden süreci kötü yönetimleriyle adeta önceden hazırlayan Akbulut (Kasım 1989 – Haziran 1991), 7. Demirel (Kasım 1991 – Haziran 1993), 3. Yılmaz (Haziran 1997 – Ocak 1999) ve 2. Yılmaz (Mart 1996 – Haziran 1996) hükümetleri makroekonomik performansları oldukça başarısız hükümetler olarak dikkat çekmektedir. Kasım 2002’den bu yana görev başında bulunan AKP hükümetleri ise, özellikle Nisan 2003 – Nisan 2006 döneminde sağlanan makroekonomik başarıyı iktidarlarının son aylarında (Mayıs 2006 – Nisan 2007) yüksek işsizlik oranı, cari hesap açıkları ve toplam dış borç artışları gibi olumsuz gelişmeler nedeniyle sürdürememiş ve başlangıçta MEP10’u iyileştirerek elde ettikleri krediyi, 22 Temmuz 2007 seçimlerine doğru yaklaşılırken neredeyse tümüyle tüketmiş gibi gözükmektedir. Ayrıca, bu çalışmanın diğer önemli bulgularına göre, (i) Türkiye’de hükümetlerin daha uzun ömürlü oldukları ölçüde daha başarılı olduklarına, (ii) görece daha iyi MEP10 mirası devir alan hükümetlerin daha uzun süre iktidarda kalabildiklerine, (iii) görece daha kötü miras devralan hükümetlerin iktidar süresinin daha kısa olduğuna ve (iv) iktidarda daha uzun süre kalmayı başarabilen hükümetlerin gelecek hükümete daha iyi MEP10 mirası devir edebildiklerine dair hipotezler ampirik olarak desteklenmemektedir.
Konuyla İlgili Bazı İnternet Bağlantıları:
- The US Misery Index
- Les misérables
- Watch out for Wikipedia
- Çevik, S. (2007): “The Politics of Misery and Expectations“
- AKP: “Makroekonomik Performansın Bileşenleri“
Araştırmayla İlgili Bazı Değerlendirme ve Yorumlar:
Araştırmayla İlgili Güncelleştirmeler
Bankacılık sektöründeki finansal kırılganlık dalgalanmalarının izlenmesi amacıyla kullanılabileceğini düşündüğüm ve Kibritçioğlu (2003)‘te açıkladığım üç (ve iki) değişkenli yönteme göre Türkiye için Ocak 1979 – Ocak 2007 aylık verilerini kullanarak hesapladığım “bankacılık sektöründe kırılganlık endeksi”nin (BSF) güncel görünümü aşağıdaki şekilde gösterilmiştir.
Şekil 1: Bankacılık Sektörü Kırılganlık Endeksi

Kaynak: TCMB-EVDS; kendi hesaplamalarım.
Şekildeki BSF endeksindeki artışlar sektördeki bankaların genelde aşırı derecede risk almaya başladıklarını, azalışlar ise riskten kaçındıklarını (üzerlerindeki mevcut riski azalttıklarını) göstermektedir. Endeks değerinin -0.5′in altına inişi ise, sektörün yüksek kırlganlık dönemine girdiğinin bir göstergesi olarak yorumlanabilir. Buna göre, Ocak 2007 verileri itibariyle Türk bankacılık sektöründe herhangi bir yüksek kırılganlık veya sistemik kriz tehlikesi gözükmemektedir; ancak, bankalar Mayıs 2006′dan bu yana genelde bir riskten kaçınma eğilimi sergilemektedir.
İleride, BSF endeksi değerlerini güncelleştirerek, bankacılık sektöründeki genel gelişmeleri zaman zaman yeniden değerlendireceğim.
2004 yılında yaptığım bir araştırmanın sonuçlarına göre, Türkiye için “döviz krizleri”nin (currency crises) en önemli habercilerinin başında
- ihracatın ithalatı karşılama oranındaki (XM) ciddi düşüşler,
- ihracatçıların yeni dış sipariş beklentilerindeki büyük gerilemeler ve
- reel döviz kurunun aşırı değerlenmesi (M)
Bu kısa notta, yalnızca, XM ve M değişkenlerinin Mart 2007 itibariyle ulaştığı değerlere bakılarak söz konusu iki değişkenin 2007 yılı başı itibariyle herhangi bir ciddi kriz sinyali verip vermediği kısaca gözden geçirilecektir.
Şekil 1‘de XM, Şekil 2‘de ise M değişkenlerinin Mart 2007′ye kadarki değerleri gösterilmiş ve herbiri yukarıda belirtilen kendi eşik değerleri (yani sırasıyla % 56 ve % -6.8) ile karşılaştırılmıştır. Şekil 1‘e göre, XM değişkeni 2000-2001 finansal krizinden sonra Ağustos 2005, Mayıs 2006 ve Ağustos 2006′da üç kez çok kısa süreli kriz sinyalleri vermiş, ama XM değeri her seferinde hemen yeniden eşik değerinin üstüne çıkmıştır. M değeri ise (bak. Şekil 2); Temmuz-Ekim 2003, Şubat-Mayıs 2004 ve Kasım 2005 – Mart 2006 dönemlerinde (yani üç kez) görece daha uzun süreli erken uyarı sinyalleri vermiş, ama diğer temel makroekonomik göstergelerin görece iyi gitmesinin ve herhangi bir ciddi siyasal sorun yaşanmamasının da etkisiyle ülke ekonomisi yeni bir döviz krizine girmemiştir.
Bu ve diğer bazı kriz habercilerinin gelişmelerine, ileride gerek duyuldukça bu sayfada yeniden değinilecektir.
Şekil 1: Türkiye’de Aylık İhracatın İthalatı Karşılama Oranı
(XM, %, Ocak 1989 – Mart 2007)

Kaynak: DİE (TCMB-EVDS); kendi hesaplamalarım.
Not: Yukarıdaki şekildeki yatay kesikli çizgi, % 56′lık kritik eşik değerini göstermektedir.
Şekil 2: Reel Efektif Döviz Kurunun Uzun Dönem Dengesinden Sapma Derecesi
(M, %, Ocak 1980 – Mart 2007)

Kaynak: TCMB-EVDS; kendi hesaplamalarım.
Not: hesaplama yöntemi olarak Kibritçioğlu & Kibritçioğlu (2004)‘te anlatılan ikinci yöntem kullanılmıştır.
Türkiye’de gazetelerde ekonomiyle ilgili günlük/haftalık köşe yazıları yazanların ve çeşitli televizyon programlarında yorum yapanların büyük bir bölümünün dikkat çekici bir ortak özelliği var: Bunların büyük bir bölümü, aslında (geçmişte iktisat okumuş olsalar bile) “iktisatçı” veya “ekonomist” değil, “finansçı”, “finans piyasası uzmanı” veya “finansal iktisatçı”. Öyle olunca da, doğal olarak, bu yazar ve yorumcuların ufukları aşırı derecede dar ve kısa. Yani kur, faiz, borsa endeksi değişmelerini, makroekonomik temel büyüklüklerdeki değişmelere dayandırarak açıklamak yerine, (sadece) ilgilendikleri değişkenin bugünkü değişmelerini kendi eski/geçmiş değerlerine bakarak açıklamaya çalışıyorlar. Başka bir deyişle, finansal iktisatçılar o kadar kısa vadeli meselelerle (haftalık, günlük, hatta saatlik veya dakikalık) ilgileniyorlar ki, (doğal olarak) genelde henüz hiçbir makroekonomik temel değişkenin yeni değerleri açıklan(a)madığı ve/veya çoğu kez etkileri henüz açıkça hissedilemeyeceği için ilgilendikleri birkaç zaman serisinin değişmelerini kendi geçmiş değerlerindeki değişmelerle ve eğilimlerle açıklamaya çalışıyorlar. (*)
Bu meselenin, örneğin döviz kuru oluşum teorilerine yansıması bizi ünlü “fundamentalists” – “chartists” ayrımına götürüyor. Yani bir yanda kurların oluşumunda temel makroekonomik temel değişkenleri (fundamentals) açıklayıcı değişkenler olarak kullananlar, diğer yanda ise grafiklere/”chart”lara bakarak açıklama veya tahmin yapan grafik yorumcuları veya “teknik analizciler” var. Biz; (genel) iktisatçılar olarak daha çok ilkine yakın duruyoruz. Oysa çok kısa vadeli kur/faiz/borsa analizi yapanlar ikincisine yakın duruyorlar. Finans piyasalarında; uzun vadede (yani fiyatlar tamamen esnek hale gelip bütün makroekonomik uyumlar tamamlanınca) bizim dediğimiz, çok kısa vadede ise onların dedikleri (her ne kadar ciddi bir iktisat teorisi temelinden yola çık(a)mıyorlarsa da) daha fazla haklılık payı kazanıyor. Finans piyasalarında ekonomik aktörler geçmişte “fundamental”lara bakarak döviz/senet alış-verişi yaparken, bugün pek çok büyük aktör ya sadece teknik analiz ya da “temel analiz”le birlikte “teknik analiz” de yaparak işlem (al/sat/bekle) kararları alıyor. Böyle olunca da, en azından bu sebeple, finansal iktisatçıların dediklerini kuramsal temellerinin zayıflığı nedeniyle bence pek önemsemek zorunda olmasak da, (özellikle borsada/döviz piyasasında “oynuyorsak”(!)) onları dinlemekte fayda var. Bizim iktisatçılar olarak uzun vadede gidişatını makroekonomik büyükleklerin seyrine göre tahmin ettiğimiz kur/faiz/borsa değişkenlerinin çok kısa vadede nasıl olup da o uzun vadeli (denge) değerinden uzaklaştığını onlar teknik analizleriyle açıklamaya çalışıyor. Bir yerde, finansal iktisatçıların başka seçeneği de yok zaten. Çünkü, aksi takdirde, hiç bir şey söyleyemezler o açıklamak istedikleri konularda; yani gelişmeleri izlemekle yetinirler yalnızca. (**) O bakımdan; güncel haberleri, dedikoduları, (ekonomik/siyasi) skandalları, vb. yakından takip etmek zorundadır finansal iktisatçılar, ki aslında gazete okuma, televizyonda haber izleme alışkanlığı olan (ama iktisatçı olmayan) kişiler de pekala yapabilirler onların çoğunun gazte köşelerinde veya ekranlarda yaptığı yorumların. Hem de hiç bir “teknik analiz” yöntemi/terimi kullanmayı bilmeseler de! (***)
Gerçekte, buradaki temel sorun; finansal iktisatçılığın “varlığı” veya “kalitesi” değil, borsa-döviz-faiz iktisatçılığının ülkemiz medyasında bu denli geniş yer buluyor, “kabul görüyor” (gibi görünüyor?) olması. Çünkü, medyada/kamuoyunda hak ettiğinden çok daha fazla yer ayırılan bu “finansal iktisat yorumcululuğu”, pek çok bakımdan ciddi çarpıklıklar yaratmaktadır. Bir defa, mevcut haliyle, medyada yapılan finansal analizler, finansal iktisadın sadece belirli bir alt alanı ile ilgilidir. Öte yandan, finansal analiz bolluğunun yarattığı çarpıklığın mutlaka (artık) “düzeltilmesi” ve iktisat tartışmalarının odağının bence eğitim-nüfus-sağlık-teknoloji-çevre-enerji sorunlarına kay(dırıl)ması gerekiyor. (****) Yoksa insanlara ellerindeki “kıt” verilerle/enformasyonla yaptıkları sıradan kısa vadeli finans yorumlarını satarak/pazarlayarak hayatını sürdüren ve gündemi abartılı bir biçimde işgal eden ve kendilerine olan “(aşırı) talebi” adeta kendileri yapay olarak yaratan finansal iktisatçılar, sanki “gerçek/tek iktisatçılar”mış ve onların yaptıkları şey de “gerçek/tek iktisatçılık”mış gibi algılanmaya devam edecek Türkiye’de.
(*) İktisat teorisini (kısmen haklı gerekçelerle) adeta hiçe sayarak yapılan “teknik” yaklaşımların ulaştığı başka bir üç noktası da, Mandelbrot’un finans piyasalarına “fraktal” yaklaşımı. Bu notta sözü edilen konulara ilgi duyan bütün iktisat öğrencilerine mutlaka öneririm Türkçe’ye de çevirilen “Finans Piyasalarında (Saklı) Düzen” adlı kitabı okumalarını. Bu kitapta ileri sürülen görüşler, bence, iktisadın altının iktisat ve tarih bilgisi sınırlı mühendis/matematikçiler tarafından nasıl etkili bir biçimde “oyulabileceği”nin tipik bir örneğidir.
(**) Bu konuyla ilgili güncel ve eğlendirici bir değerlendirme için, N. Emrah Aydınonat’ın “blog“una bakılabilir. Öte yandan, bu kısa notu yazdıktan sonra görüp okuduğum, K. İlkorur’un “Türkiye’de İktisat Öldü mü?” başlıklı köşe yazısını ve onun hakkında D. Gökçe’nin yaptığı değerlendirmeyi (“Hepsi Kısa Vadeci!“) okumak da yararlı olabilir.
(***) Teknik analiz ve terminolojisi hakkında giriş düzeyinde bilgi almak için şu web sayfalarından yararlanılabilir: forex-turkce.com, ekonorm.com, Borsaanaliz.com, teknikyorum.com veya Google,
(****) Bir görüşe göre, “yabancı yatırımcıların borsadaki payının yüzde 69.3’le tarihin en yüksek seviyesine ulaştığı” bir ülkenin yerli medyasında bu denli yoğun finans yorumu yapılması sırf bu sebeple şaşırtıcıdır.
Gerek dünyada gerekse Türkiye’de, “enerji güvenliği” kavramı giderek daha çok üzerinde konuşulan bir kavram haline geliyor son yıllarda. İthal enerji kaynaklarına bağımlılığı yüksek olan ülkeler açısından “enerji arz güvenliği“, yani enerji kaynaklarının sürekli, güvenilir, temiz ve çeşitli kaynaklardan / ülkelerden olabildiğince uygun fiyatlarla sağlanması ve yüksek verimlilikle tüketilmesi sorunu büyük önem taşırken; genelde enerji ihracatçısı olan ülkeler açısından, kendi enerji kaynaklarına uluslararası piyasalarda çeşitli ülkelerden kesintisiz ve yeterli talebin var olması ve yeterince yüksek fiyatlardan satılabilmesi anlamında “enerji talep güvenliği” kavramı daha fazla ön plana çıkıyor. Dolayısıyla, ister net enerji ithalatçısı isterse ihracatçısı olsun, bütün ülkelerin enerji politikalarının tasarlanması ve uygulanmasında “enerji güvenliği” konusu gerçekten de kritik bir öneme sahip.
Siyasi iktidarlar çoğu kez yalanlasa da, uygulamada enerji ithalatı, üretimi ve tüketimi ile ilgili kolayca gözlemlenebilen aksaklıkların ve yanlışlıkların da açıkça gösterdiği gibi, Türkiye’nin uzun yıllardır (başarılı ve) somut bir enerji politikası yok. Türkiye’deki çok sayıdaki mühendis, jeolog, uluslararası ilişkilerci ve iktisatçı gibi çeşitli disiplinlerden enerji uzmanlarının bu (ortak) eleştirisinin hafiflemesi veya ortadan kalkması için, Türkiye’nin geleceğe yönelik enerji politikalarının özetle şu noktalar dikkate alınarak (yeniden) tasarlanması gerektiğini düşünüyorum:
- Enerji tüketiminde verimliliğin ve tasarrufun artırılması: Bir birim GSYİH üretmek için kullanılan enerji miktarını gösteren “enerji yoğunluğu” göstergesi, Türkiye’de 1970′den bu yana istikrarsız salınımalarla giderek artmıştır (bak. Şekil 1). Hemen her ülke için olduğu gibi Türkiye için de, enerji (arz) güvenliğinin sağlanmasında en öncelikli (ve belki de en “ucuz”) enerji politikası olarak, sanayide enerji kullanımındaki verimliliğin artırılması ve genelde tüketimdeki savurganlığın azaltılması geliyor. Bu arada, popülist korkaklığa/kolaycılığa kaçmadan ve sanki gerçekten de “gelir dağılımı bozukluğundan” kaynaklandığı için göz yumulmalıymış gibi bir hava yaratmadan, Türkiye’deki yaygın “kaçak elektrik kullanımı”nın üzerine gidilmesi gerektiği de ortadadır. Uzmanların tahminlerine göre, Türkiye’de enerji tüketiminde verimliliğinin artırılması yoluyla yıllık enerji tasarrufu potansiyelinin en az yüzde 15-20′yi (= 14 Mtep) bulacağı hesaplanmaktadır. Bu bakımdan, “Enerji Verimliliği Kanunu” adlı bir yasanın 18 Nisan 2007′de TBMM’de kabul edilmiş olması Türkiye’nin geleceği açısından oldukça umut vericidir.
- Fosil yakıtlarla ilgili stratejik depolama olanaklarının geliştirilmesi: Mevcut duruma göre, Türkiye’nin ne doğalgazda ne de ham petrolde (mevcut taşıma boruları ve rafineri stoklarından başka!) herhangi bir stratejik depolama kapasitesine sahip olduğu görülmektedir. Bu bakımdan, Türkiye’de enerji ithalatında ülke ve/veya ürün bağımlılığından doğabilecek (2005 ve 2006 kışlarında doğalgaz ithalatında yaşandığı gibi) darlıklara veya aksamalara karşı stratejik depolama olanaklarının mutlaka bir an önce geliştirilmesi gerektiği ortadadır. Buna dest/ek olacak biçimde, enerji kaynaklarının Türkiye üzerinden (güvenli) taşınması olanaklarının geliştirilmesi de yararlı olabilir.
- Enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi ve yenilenilebilir enerji kaynaklarına (YEK) artan bir ağırlık verilmesi: Türkiye için; sera gazı emisyonu, küresel ısınma ve iklim değişikliği olgusunu dikkate/ciddiye alan temiz enerji politikalarının geliştirilmesi gerektiği ve ilgili uluslararası anlaşmalara (örn. Kyoto Protokolü) bir an önce taraf olunması gerektiği açıktır. Bu bağlamda, fosil yakıt ağırlıklı enerji politikalarından olabildiğince çabuk vazgeçilmesi gerektiği ve enerji ithalatındaki ülke ve ürün bağımlılığının elden geldiğince azaltılması gerektiği de ortadadır (bak. Şekil 2). Ülkenin bütün enerji gereksiniminin yakın bir gelecekte sadece hidroelektrik, jeotermal, güneş, hidrojen ve rüzgar enerjileri gibi YEK tarafından karşılanamayacağı kabul edilse bile, YEK’e bugüne kadar olduğundan kesinlikle çok daha fazla önem verilmeli ve çeşitli YEK alternatifleri arasında da kaynak çeşitliliğine gidilmelidir. Bu arada, özellikle kuruluş maliyetlerinin düşüklüğü ve doğalgazın görece temiz bir fosil yakıt kaynağı olması nedeniyle 1990′ların başından bu yana Türkiye’de kurulması yoğun biçimde teşvik ve tercih edilen doğalgazla çalışan termik santrallerin, teknik açıdan mümkünse ve olabildiğince çabuk YEK’le çalışır hale getirilmesi düşünülmelidir (bak. Şekil 3). Aksi takdirde, Türkiye’nin doğalgaz ithalatında Rusya ve İran gibi az sayıdaki ve siyasi açıdan sorunlu ülkelere olan bağımlılığı ciddi ekonomik sorunlar yaratmaya devam edecektir ve dahası, kısa vadede doğalgaz tercihinden kaynaklanan maliyet tasarrufları, en azından aşırı fiyat yüksekliği/yükselişleri ve zaman zaman karşılaşılan yurtdışından temin aksamaları nedeniyle sonuçta net olarak zarara dönüşecektir. Ayrıca, “kendimizi küçümsemeden”, YEK’e yönelik (ulusal) teknoloji geliştirme çabalarımız da güçlendirilmelidir. Bütün bu başlık altında belirtilenler, örneğin İsveç’in 2005 yılında aldığı bir kararla 15 yıl içinde ülke ekonomisini tamamen petrolden bağımsızlaştırma hedefine yöneldiği dikkate alındığında, daha da büyük aciliyet ve önem kazanmaktadır.
- Nükleer enerjiden yararlanılması: Türkiye’nin YEK’lerin yanı sıra nükleer enerji olanağından da artık yararlanmaya başlaması gerektiği açıktır. Çünkü, Türkiye’nin (yakın) gelecekte artması beklenen enerji talebinin sadece YEK’lere önem verilerek kapatılabilmesi mümkün değilmiş gibi gözükmektedir. Ancak, bu konuda yine de şu dört noktaya dikkat edilmelidir. (a) Günümüzde, nükleer reaktörlerin kullanımı sırasında doğabilecek kaza risklerinin düşük olduğu uzmanlarca iddia edilmekle birlikte, kanımca yine de bu riskler ülkemiz koşulları dikkate alındığında mutlaka ciddiye alınmalıdır. (b) Nükleer atıkların yaratacağı imha/depolama/kirlilik sorunu görmemezlikten gelinmemeli, tam tersine önemsenmelidir. Kanımca, modern teknolojilerin ortaya çıkan atıkların küçümsenmeyecek bir bölümünü yeniden kullanılabilir hale getirilebiliyor olması da, bence bu sorunu tümüyle ortadan kaldırmamaktadır. (c) Seçim ve kullanım aşamasında teknolojik açıdan “dışa bağımlılık”a dikkat edilmesi gereklidir. Çünkü, sonuçta, nükleer santrallerde kullanılacak teknolojinin ithal edilmesi gerekecektir. (d) Meclis’te şu sıralarda yapılan çalışmalara göre, Türkiye’de nükleer enerji üretiminin, dünyadaki yaygın uygulamanın aksine, özel sektöre bırakılması planlanmaktadır. Ancak, bu tercihin olası olumsuz sonuçları üzerinde maalesef yeterince tartışılmamıştır.
Şekil 1: Türkiye’de Enerji Tüketimi ve Yoğunluğu

Kaynak: ETKB ve TÜİK; kendi hesaplamalarım.
Şekil 2: Türkiye’de Yerli Enerji Üretiminin Toplam Tüketime Oranı

Kaynak: ETKB ve TÜİK; kendi hesaplamalarım.
Şekil 3: Enerji Kaynaklarına Göre Brüt Elektrik Enerjisi Üretimi (%, 2006-III)
Kaynak: TÜİK.
Not: Konuyla ilgili bazı yararlı internet bağlantıları için “Sürdürülebilir Büyüme, Enerji, Çevre İktisadı ve Uluslararası Ticaret” adresine bakılabilir. “Enerji İktisadı ve Küresel Isınma” konulu bir blog için ise, http://economics-of-energy.blogspot.com adresine girmenizi öneririm.














