Türkiye’de Genel Makroekonomik Gidişat İtibariyle Hükümetlerin Performansı (1987-2013)

Türkiye’de 22 Temmuz 2007 erken genel seçimleri yaklaşırken, Aralık 1987’den Nisan 2007’ye dek iktidarda bulunan hükümetlerin makroekonomik performanslarının karşılaştırılması amacıyla bir makale yazmıştım: “Türkiye’deki Hükümetlerin Makroekonomik Performanslarının Bir Karşılaştırması, 1987-2007” (pdf). Daha sonra, 2013 yılında, bu makalede seçilmiş 10 makroekonomik gösterge itibariyle tasarladığım “makroekonomik performans endeksi”ni (MEP10), yurt dışında verdiğim bir konferans vesilesiyle gözden geçirmiş ve şu 11 makroekonomik göstergenin genel seyrini temsil edecek biçimde Aralık 1987 – Temmuz 2013 dönemi için güncelleştirmiştim:

X1: Tüketici fiyatlarındaki 12 aylık artışlar
X2: Resmî işsizlik oranının trendi
X3: İmalat sanayii üretim endeksindeki 12 aylık artışlar
X4: Yıllık cari hesap fazlası / Nominal hasıla
X5: Hazine Müsteşarlığı’nın ağırlıklı yıllık bileşik faiz haddi
X6: Kamu kesimi borçlanma gereği / GSYİH
X7: Reel döviz kurunun dengeden sapma derecesi
X8: Döviz tevdiat hesapları / M2 para arzı (para ikamesi oranı)
X9: Toplam dış borç stokundaki yıllık artışlar
X10: İMKB Ulusal 100 Endeksindeki 12 aylık artışlar
X11: “Sıcak para” girişlerinin döviz rezervlerine oranı

MEP11 endeksi, ülke ekonomisinin değişik yönlerini temsil edecek nitelikteki temel büyüklükler arasından (güvenilir ve eksiksiz verilerin bulunabilirliğini de dikkate alarak) belirlediğim bu 11 makroekonomik göstergenin bir tür ağırlıklı ortalamasıdır. Tarihî ortalaması sıfır olacak biçimde ve “aylık bir zaman serisi” olarak hesaplanan endeksteki yükselişler, dikkate alınan makroekonomik göstergelerdeki genel bir iyileşmeyi, düşüşler ise bir kötüleşmeyi temsil etmektedir. Buna göre, “sıfır” değeri veya civarındaki bir makroekonomik performans, dikkate alınan göstergelerin geneli açısından ve hesaplama döneminin tamamı bir bütün olarak dikkate alındığında, ilgili hükümet döneminde “vasat” bir makroekonomik performans sergilediğini ima etmektedir. Başka bir deyişle, sıfırın altındaki endeks değerleri göreli olarak “kötü” bir makroekonomik performansa, üstündeki MEP11 değerleri ise göreli olarak “iyi” bir performansa işaret etmektedir. Endeksin hesaplama yöntemi ve ilgili literatür hakkındaki ayrıntıları 2007 tarihli makalemde okuyabilirsiniz.

Aşağıdaki grafikte, 1987-2013 için 2013 yılı Eylül-Ekim aylarında hesapladığım MEP11 endeksinin seyrini görmektesiniz:

MEP11-a

MEP11 eğrisinin sadece iktidardaki Ak Parti hükümetleri (58., 59., 60. ve 61. hükümetler) zamanındaki gelişimini, 2000-2001 krizini de dikkate alarak aşağıdaki şekilde olduğu gibi dört alt döneme ayırarak inceleyebiliriz:

MEP11-b

Şekilde gösterilen dört alt dönem arasında, şu gibi benzerlik/süreklilik ve farklılıklar/değişiklikler olduğu dikkat çekmektedir:

(I) Kasım 2002 – Eylül 2005: Ak Parti’nin iktidarda bulunduğu bu ilk dönemde Türkiye ekonomisi, önceki hükümet döneminde krizin patlak vermesinden hemen sonra alınan makroekonomik önlem paketinin (üzerinde önemli bir değişiklik veya ekleme yapılmadan) kararlılıkla uygulanmaya devam edilmesi sayesinde, 2000-2001 finansal krizinden çıkmaya devam etmiş ve sonuçta makroekonomik göstergeler genelde düzelmiştir. Bu durum, Eylül 2005 itibariyle MEP11 eğrisinin tarihî ortalamadan önemli ölçüde yüksekte bir patikaya oturmasından açıkça görülmektedir.

(II) Ekim 2005 – Mayıs 2008: Bu dönemde, Ak Parti hükümeti, ekonomideki iyileşmenin kalıcı hale getirilmesi ve makroekonomik istikrarın sürdürülmesi açısından yeni ekonomi politikaları ve yapısal reformların tasarlanması ve uygulanmasında gecikmiş ve bir bakıma önemli bir “sıçrama” şansını kaçırmıştır. Dahası, bu gecikme, o günlerden bu yana Ak Parti’li bazı bakanların 2013’e kadarki bazı beyanlarında bile açıkça vurgulanmıştır (bazı örnekler ve ilgili tartışmalar: bir, iki).

(III) Haziran 2008 – Aralık 2009: Bu dönemde, ABD’de patlak veren finansal kriz (“Büyük Durgunluk”) küreselleşmiş (bkz. Kibritçioğlu, 2011a ve 2011b) ve Türkiye ekonomisi de, bu küresel krizden hızla etkilenmiş, ancak daha sonra makroekonomik göstergeler yine aynı hızla iyileşmiştir (bkz. Kibritçioğlu, 2011c).

(IV) Ocak 2010 – Temmuz 2013: 2010 yılından başlayarak, yani küresel krizin etkilerinin önemli ölçüde atlatılmasıyla, Ak Parti hükümetinin ilgi ve dikkatinin, makroekonomik politikalardan ve ülkenin yapısal reform ihtiyacından hızla uzaklaştığı görülmüştür. 2007 genel seçimlerinden sonra başlayan siyasi kutuplaşma 2010-2013 yıllarında hızla artmıştır. Sonuçta, 2013 ilkbaharında, Gezi Parkı olayları sırasında siyasi gerginlikler ve ekonomik kriz tartışmaları zirveye tırmanmıştır. Bu alt dönemde, artan makroekonomik istikrarsızlık MEP11’in dalgalanmalarındaki şiddetlenmeden ve ciddi düşüşlerden açıkça görülmektedir.

Türkiye’de 2015 yılı Haziran ayında, bilindiği üzere, yeni bir genel seçim gerçekleştirilecek. Bu seçim sürecinde, siyasi ve toplumsal etkenler kadar elbette ki (onlarla etkileşim halindeki) çeşitli ekonomik etkenler de seçmenlerin tercihleri açısından önemli bir rol oynayacak. Bu bakımdan, seçime gidilirken MEP11 eğrisinin 2013 yılından bu yana nasıl bir gelişme gösterdiğini önümüzdeki günlerde yeni bir güncelleştirmeyle kısaca değerlendirmeyi planlıyorum.

 

İlk Yayın Tarihi: 2015.03.30, 17:45 (Paris)
Son Güncelleştirme: 2015.03.30, 17:45 (Paris)

Türkiye’de “Para İkamesi” Yeniden Mi Canlanıyor?

Türkiye’de “para ikamesi“nin (currency substitution) boyutlarını ölçmek ve izlemek için en çok kullanılan göstergelerden biri “döviz tevdiat hesaplarının M2 para arzına” (veya Aralık 2005 öncesinde M2Y para arzına) oranı”dır. Uygulanan başarılı dezenflasyon politikaları sayesinde Şubat 2002 – Haziran 2004 döneminde hızla düşen enflasyon sonucunda, Türk lirasına olan güven yeniden tesis edilmiş ve böylece yerli ekonomik aktörlerin değer saklama ve/veya mübadele aracı olarak yabancı para birimlerine yönelişleri çok büyük ölçüde geriletilmişti. Bu arada, 1 Ocak 2005 tarihinde Türk lirasından altı sıfır atıldığını ve 1 Mart 2012’de Türk lirası için uluslararası geçerliliği olan bir simgenin kullanıma girdiğini de hatırla(t)mak gerekir. 2002-2004 dezenflasyon sürecinde sağlanan söz konusu başarının büyüklüğü, aşağıdaki şekildeki “yeşil” (enflasyon) ve “kırmızı” (para ikamesi) eğrilerin peşpeşe  keskin birer azalma eğilimi sergilemiş olmalarından anlaşılmaktadır:

Para-Ikamasi_1986-01-2014-01

Şekildeki “para ikamesi” (Pİ) göstergesi, Ekim 2001’deki % 59.5’lik zirve değerinden, Ocak 2011’deki gibi % 26.3’lük görece düşük bir değere kadar geriledi.  Fakat son haftalarda; aslında Mayıs 2013’te başlayan ve özellikle de 17 Aralık 2013’ten itibaren iyice hızlanan nominal döviz kuru artışlarının etkisiyle ve son dönemlerde giderek daha sık dile getirilir olan enflasyonun artacağı yönündeki beklentilerle uyumlu bir biçimde, döviz tevdiat hesaplarında Temmuz 2013 – Ocak 2014 döneminde çok ciddi bir genişleme yaşandığına ilişkin gazete haberleri de hızla artmaya başladı. (Bu noktada, aslında ABD doları cinsinden toplam (nominal) döviz tevdiat hesaplarının 1986-2014 döneminin genelinde neredeyse kesintisiz bir yükseliş trendi içinde olduğuna dikkat etmek gerekiyor.)

Yukarıdaki şekildeki Pİ göstergesinin (kırmızı eğrinin) son aylarda hızla yükselme eğilimine girmiş olması, her ne kadar (bu kısa notta yapıldığı gibi) geniş bir zaman dilimi dikkate alındığında (henüz) ortada paniğe kapılmaya yol açacak ölçülerde (Ocak 2014’teki Pİ = %32.2) bir “para ikamesi” canlanması yaşandığı anlamına gelmese de, yine de bu artışın ekonomi politikası karar alıcı ve uygulayıcıları tarafından mutlaka yakından izlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Zira, Türkiye 2014-2015 yıllarındaki kritik yerel ve genel seçimler arifesinde, bir yandan  28 Haziran 2013’teki “Gezi Parkı olayları“ndan bu yana hızla ağırlaşan bir “siyasi kriz” dönemi yaşıyor, diğer yandan da “sıcak para” bağımlılığının yüksek olması nedeniyle kırılgan bir yapıya sahip olduğu uluslararası finans çevrelerince 2013 yılı yaz aylarından bu yana sıkça dile getirilen Türkiye ekonomisinin yeni bir finansal krize doğru sürükleniyor olabileceğine ilişkin kanaatler son aylarda çok daha fazla dile getirilir oldu.

Döviz tevdiat hesaplarına yöneliş şimdilik sınırlı gibi gözükse de; yaşanmakta olan büyük siyasi gerginlik ve ekonomik-finansal istikrarsızlık/belirsizlik ortamında eğer yerli ekonomik aktörlerin geleceğe dönük beklentileri gerçekten de gün be gün kötüleşmeye devam ediyor olmasa, döviz kurlarının zaten büyük bir artış göstermekte olduğu böyle bir dönemde (22 Mayıs 2013’ten bu yana) yine de hızla döviz biriktirmeye yönelmeyi herhalde akıllarından geçirmezlerdi. Bu önemli uyarı sinyalini hiç de küçümsememek gerekiyor. Çünkü ne zaman ve nerede yaşanmış olursa olsun, finansal krizlerin gelişiminde/oluşumunda ekonomik aktörlerin beklentilerinin ihmal edilmemesi gereken ölçüde kritik bir role sahip olabildiklerini çoktandır oldukça iyi biliyoruz.

 

İlgili ve Yararlı Bazı Okuma Önerileri:

 

İlk Yayınlanma Tarihi: 2014.02.04, 01:23
Son Güncellenme Tarihi: 2014.04.11, 23:25
[Twitter: akibritcioglu]

Türkiye’ye “Sıcak Para” Girişleri (1989-2013) ve “Gezi Parkı Olayları”

 

28 Mayıs 2013 gününden bu yana, Taksim’deki “Gezi Parkı” olaylarının hükümet karşıtı yaygın protestolara dönüşmesiyle birlikte, ekonomide de “çok kısa vade”de bazı olumsuz gelişmeler yaşanmaya başladı. Olayların sürmesi ve/veya şiddetlenmesi durumunda gerek kısa, gerekse uzun vadede oluşabilecek olumsuz ekonomik gelişmeleri inceleyen ilk köşe ve blog yazılarına, daha önceki bir yazımda değinmiştim. Yaşanan siyasi ve sosyal gerilimin ekonomiye ilk yansımaları, doğal olarak, fiyatların (çok) kısa dönemde (reel sektördekine kıyasla) daha esnek olduğu (şoklar karşısında hızla değişebildiği) finans piyasalarında gözlemlendi. Bu bağlamda, döviz kurlarında (TL/euro, TL/dolar ve euro-dolar sepeti) ve Borsa İstanbul 100 endeksinde 2 Ocak – 13 Haziran 2013 döneminde meydana gelen günlük hareketleri, aşağıdaki iki şekilde görebilirsiniz:

 

Şekil 1: Nominal Günlük Döviz Kurlarının Seyri (2.1.2013 – 14.6.2013)

Şekil 1: Nominal Günlük Döviz Kurlarının Seyri (2.1.2013 – 14.6.2013)

Kaynak: TCMB EVDS; AK‘nin hesaplamaları.
Not: Yukarıdaki şeklin güncellenmiş haline buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

 

Şekil 2: Borsa Istanbul (BIST) 100 Endeksi (02.01.2013 – 14.06.2013)

Şekil 2: Borsa Istanbul (BIST) 100 Endeksi (02.01.2013 – 14.06.2013)

Kaynak: BISTAK‘nin hesaplamaları.
Not: Yukarıdaki şeklin güncellenmiş haline buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

 

Döviz kurlarındaki (yoğun sermaye çıkışlarına bağlanabilecek) tırmanma eğilimi, TCMB’nin 11 Haziran 2013 Pazartesi günkü toplam 250 milyon dolarlık beş döviz satım ihalesiyle geri çevirilebildi ve bu müdahalenin sonrasında 13 Haziran akşamı nihayet düşmeye başlayan siyasi-toplumsal tansiyonun ve uluslararası piyasalardaki gelişmelerin de olumlu etkisiyle, 14 Haziran sabahı itibariyle kurlar 28 Mayıs 2013 öncesindeki düzeylerine kadar geriledi.

İstanbul Borsası’nda (BIST) ise, 23 Mayıs 2013’te zaten başlamış olan fiyat endeksi düşüşü, 28 Mayıs’ta patlak veren olaylarla birlikte hızlandı ve Başbakan Erdoğan’ın olaylar sürerken yaptığı iki-üç sert açıklama vesilesiyle daha da keskinleşti. Ancak, Erdoğan’ın 13 Haziran gecesi bir kısım protestocuyla ve sanatçıyla yaptığı dört saatlik toplantıdan sonra yapılan “hükümetin, Gezi Parkı’yla ilgili olarak sürmekte olan iki davanın sonucunu bekleyeceği” yönündeki gerginliği azaltıcı resmî açıklama borsanın 14 Haziran 2013 Cuma günü ciddi bir toparlanma içine girmesine yol açtı.

Burada dikkat edilmesi gereken husus, döviz kurları ve borsa endeksinde 28 Mayıs 2013’ten sonra yaşanan olumsuz gelişmelerin tümüyle “Gezi Parkı” olaylarına bağlanamayacağı, yurt dışı finans piyasalarında Mayıs ayının 22’sinden sonra meydana gelen bazı olumsuz değişikliklerin de bu sonuca katkıda bulunmuş olabileceğidir (bkz. Erdinç, 2013, Eğilmez, 2013, Başçı, 2013, ve Ceyhun ve Gürsoy, 2013). Bu konu Uğur Gürses (2013.06.14) tarafından bugün çok açık biçimde dile getirildi. İç ve dış etkenlerin göreli önemini ayrıştırmak kolay olmasa da, yine de ortaya çıkan sonuç, olayların başladığı 28 Mayıs’tan 12 Haziran’a kadar kurların %4.2 kadar yükselmiş, BIST100 endeksinin ise % 14.5 kadar düşmüş olduğudur. Özetle, siyasi-toplumsal gerginliğin sür(dürül)mesi, dış koşullarda zaten var olan bozulmalara ek olarak, Türkiye’deki döviz piyasaları ve borsa üzerinde ciddi olumsuz etkiler yaratmıştır/yaratmaktadır ve bu, bir sürpriz değildir.

Ancak, Gezi Parkı olaylarının finans piyasaları üzerindeki ilk etkileri kurların artması ve borsa fiyat endeksinin düşmesi ile sınırlı kalmamıştır. Nitekim, TCMB Başkanı Dr. Erdem Başçı’nın 12.6.2013 günü yaptığı açıklamaya göre, “Mayıs 2013’te yaşanan iç ve dış finans gelişmeleri sonucunda Türkiye’den 7-8 milyar dolar kadar ‘sıcak para’ dışarıya çıkmıştır“. Başkan Başçı’nın, aynı gün yaptığı bir başka konuşmaya göre ise, “Mayıs başından itibaren 7.9-8.0 milyar dolar civarında bir toplam çıkış” gerçekleşmiştir.

Öte yandan, Anka Haber Ajansı’nın 13.06.2013 günü (16:20) verdiği bir haberde, “Yurtdışında yerleşiklerin portföyündeki hisse senedi stokunun 31 Mayıs-7 Haziran haftasında 8 milyar 842 milyon dolar azalışla 65 milyar 919 milyon dolara gerilediği” belirtilmiştir.

TCMB Başkanı’nın ve Anka HA’nın iki sermaye çıkış verisini (birbirleriyle bağdaştırmak biraz zor olsa da) bir arada dikkate alınca, 1 Mayıs 2013’ten 11 Haziran 2013’e kadarki sıcak para çıkışının en az 7 milyar dolar düzeyinde gerçekleşmiş olabileceği anlaşılıyor. TCMB Başkanı’nın beyanatlarıyla ilgili gazete haberlerinden, toplam “sermaye kaçışı” döneminin sadece 1-31 Mayıs 2013 mü, yoksa 1 Mayıs – 11 Haziran 2013 gibi daha uzun bir dönem mi olduğu maalesef kesin olarak anlaşılamadığı için, Gezi Parkı olaylarının yaşandığı dönemle ilgili “sermaye kaçışı”nın (capital flight) gerçek boyutlarını ancak ileriki aylarda bu “sıcak” haftalara (Mayıs ve Haziran 2013’e) ait veriler resmî olarak açıklandığında öğrenebileceğiz.

Sıcak para” (hot money) kavramı da, aslında, tıpkı “küreselleşme” (globalization) kavramı gibi iktisatçıların çok büyük bir bölümünün uzun yıllar boyunca aslında kullanmaktan özenle kaçındıkları bir kavramdı. Kullandıkları zaman da, genelde “tırnak işareti” içinde kullanıyorlardı. Sanırım bunun en önemli sebebi, bu kavramın iktisat(çılar) açısından “bilimsel” olmaktan çok, kullanım biçimi itibariyle “medyatik” ve/veya “politik” bir kavram olarak kabul edilmesiydi. Bu tercihe etkide bulunan diğer bir etkenin de, “sıcak para”nın üzerinde uzlaşılan tek bir tanımının (hâlâ) bulunmuyor olmasının yarattığı muğlaklık olduğunu söyleyebiliriz.

“Sıcak para”nın parasal tutarındaki dalgalanmaların bugüne kadar Türkiye’de genelde ya Anka Haber Ajansı‘nın haber bültenlerinde açıklanan ilgili verilerden yararlanılarak, ya da Boratav (2003) veya BSB (2005) gibi bazı çalışmalardaki tanımlar itibariyle tahmin edilerek yorumlandığını görüyoruz.(*) Ben burada, üçüncü yol olarak, TCMB’nin Nisan 2005’te yayınlanan Para Politikası Raporu, 2005-I adlı raporundaki “Türkiye’de Sıcak Para Hareketleri” başlıklı bölümde (s. 28-31) verilen tanımı kullanmayı tercih edeceğim.(**) TCMB raporundaki tanıma göre hesapladığım “kümülatif/birikimli net sıcak para girişi” (“Net Hata ve Noksan” kalemi hariç) tutarlarının seyrini Şekil 3’te görebilirsiniz:

 

Şekil 3: Türkiye’ye Kümülatif Net “Sıcak Para” Girişleri (Ağustos 1989 – Mayıs 2013) ve TCMB’nin Döviz Rezervleri (Ocak 1985 – 7 Haziran 2013)

Şekil 3: Türkiye'ye Kümülatif Net "Sıcak Para" Girişleri (Ağustos 1989 - Mayıs 2013) ve TCMB'nin Döviz Rezervleri (Ocak 1985 - 7 Haziran 2013)

Kaynak: TCMB EVDSAK‘nin hesaplamaları.

 

Şekil 3’te, genelde yapıldığı gibi aylık veya 12’şer aylık toplam net “sıcak para” girişleri değil, Ağustos 1989’dan başlayarak kümülatif net “sıcak para” girişleri dikkate alınmıştır. Böylelikle, ödemeler dengesinin “sermaye hesabı” bölümüyle ilgili uluslararası akımların liberalizasyonuna yönelik olarak yayınlanan 7 Ağustos 1989 tarihli “Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında 32 Sayılı Karar“dan bu yana hükümetlerin “yararlandığı” sıcak paranın zaman içindeki birikimli seyri hakkında genel bir fikir edinilebilmektedir. Başka bir deyişle, kırmızı eğrinin üzerindeki herhangi bir noktanın yatay eksenden yüksekliği, Ağustos 1989’dan o zaman noktasına kadar Türkiye’ye giren toplam net “sıcak para”nın büyüklüğü hakkında bir tahmin vermektedir.

Şekildeki “kırmızı eğri”nin dalgalanmalarından da anlaşılabileceği gibi, Türkiye ekonomisiyle ilgili “sıcak para” tartışmalarının geçmişi 1994 krizine kadar geri götürülebilir. 7 Ağustos 1989 tarihli karar sonrasında, Aralık 1993’e dek toplam 9.4 milyar dolara dek yükselen net “sıcak para” girişlerinin 5 milyar dolarlık kısmı (Şekil 3), o dönem için geçerli olan döviz kuru düzeyinin mevcut kötü makroekonomik ortamda (yüksek enflasyon, yüksek bütçe açıkları, vb.) daha fazla sürdürülemeyeceğinin ekonomik aktörler tarafından anlaşılmasıyla yurt dışına kaçınca, Türkiye’de Nisan 1994’te büyük bir finans krizi patlak verdi.

Yurt içinde makroekonomik istikrar sağlanmaksızın alınan “sermaye hareketleri liberalizasyonu” kararı (1989), 1993-94’teki kötü ekonomi politikalarından ders alınmadığı için, Ekim 2000 – Şubat 2001 döneminde öncekinden de daha büyük bir finans (bankacılık ve döviz kuru) krizinin yaşanmasında önemli pay sahibi oldu.

Şekil 3’e göre, Kasım 2002’de iktidara gelen Ak Parti, malî disiplinin sağlanması ve enflasyonun düşürülmesine yönelik politikaların ve bankacılık reformunun da olumlu etkisiyle,(***) Nisan 2006’ya kadar, 1994 ve 2000-2001 krizlerinin öncesindekinden çok daha büyük bir kümülatif net “sıcak para” girişine (31.9 milyar dolar) ortam sağlamış gözüküyor. (Bu bağlamda, bu yazının sonundaki kaynak listesinde yer alan 2005-2006 tarihli makale ve yorumlardaki “sıcak para” tartışmalarının yeniden alevlenmiş olması hiç de şaşırtıcı değil.)

Aynı Şekil’e göre, Mayıs 2006 – Şubat 2009 dönemindeki yatay sayılabilecek dalgalanmaların ardından, Mart 2009’dan itibaren “sıcak para” girişlerinde tekrar büyük bir artış görülmüş ve bu yükseliş, Nisan 2013’e dek (Temmuz 2011’deki genel seçim dönemi hariç) neredeyse kesintisiz bir biçimde sürmüştür. Bugüne kadarki Ak Parti hükümetleri (2002-2013) döneminin genelinde gözlemlenen cari hesap açıklarına eşlik eden bu büyük kümülatif net “sıcak para” girişleri, pek çok iktisatçı ve muhalefet partisi mensubu tarafından “sürdürülebilir, sağlıklı ve güvenilir” bir iktisadi büyümeye ve “gerçek” bir genel refah artışına yol açmadığı gerekçesiyle çok uzun zamandır yaygın bir biçimde eleştirilmektedir. Gerçekten de, tanımı gereği sıcak para hareketleri, 1994 ve 2000-2001 krizlerinde ve en son “Gezi Parkı olayları” vesilesiyle de açıkça görüldüğü gibi, aslında, genelde “beklenen getiri oranları ve risklerdeki değişimlere hızlı tepki veren sermaye akımları” olarak kabul edildikleri için, uzun vadeli (dolaysız) yabancı sermaye yatırımlarına kıyasla son derece riskli bir finansman kaynağı oluşturmaktadırlar.

Mevcut hükümetteki ekonomi ile ilgili bakanların sık sık dile getirdikleri (örnek: Maliye Bakanı Mehmet Şimşek) gibi, aşırı “sıcak para” girişlerinin yarattığı bu riski üstlenirken hükümetin en büyük güvencesi, 2002’den bu yana yapılan ekonomik reformların ve sürdüğü kabul edilen makroekonomik istikrarın ve esnek kur sisteminin yanı sıra, TCMB’nin (artan sıcak para girişlerine paralel olarak) döviz rezervlerinin de hızla artıyor olmasıdır. Bu nedenle, TCMB’nin (brüt) döviz rezervlerinin seyri, kümülatif net “sıcak para” girişleriyle kıyaslayabilmek amacıyla yukarıdaki Şekil 3’te “mavi” eğriyle gösterilmiştir. Belirtmek gerekir ki, buradaki karşılaştırmada, TCMB’nin “altın”ı da içeren toplam rezervlerine bakmak yerine, (“altın”ı dışlayan) brüt döviz rezervlerinin dikkate alınması daha doğru olacaktır.(****)

Son yıllarda yükse(lere)k seyreden cari hesap açıklarının finansmanında uzun yıllar boyunca sürekli “sıcak para” girişlerine bel bağlanması, merkez bankasının döviz rezervleri yeterince yüksek olsa (hatta giderek yükseliyor olsa) bile pek tercih edilecek bir gelişme değildir. Nitekim, uluslararası ders kitaplarında, genellikle, cari hesap açıklarının finansmanında “kısa” vadeli sermaye girişleri yerine, (biriken dış borçları ileriki yıllarda geri ödeyebilmek için ülkenin üretim ve dolayısıyla ihracat potansiyelini artırıcı özelliği nedeniyle) “uzun” vadeli (dolaysız yabancı) sermaye girişlerinin tercih edilmesi gerektiği belirtilir. Dolaysız yabancı sermaye yatırımlarını ülkeye çekebilmek için, o ülkede makroekonomik ve siyasi istikrarın sağlanmış, fikri ve sınai mülkiyet haklarının güvence altına alınmış, hukukun üstünlüğünün (rule of law) ve şeffaflığın temin edilmiş olmasının gerektiği gibi bir dizi etkenin önemi vurgulanır. Böylelikle, o ülkede, her an bir iç ve/veya dış şok karşısında dışarı kaçabilecek “sıcak para” yerine, reel sektörün üretimini güçlendirecek uzun vadeli yatırımlar için çekici bir ekonomik ve siyasi ortam sağlanmış olacak; dahası, olası spekülatif atakların döviz kurları üzerindeki artırıcı etkisini dizginleyebilmek için (aşırı) derecede döviz rezervi biriktirmeye de gerek kalmayacaktır. Buna göre, daha doğru ve sağlıklı olan ekonomik model ve ilgili ekonomi politikaları ve reformlar buna göre tasarlanmalı ve uygulanmalıdır.

“Gezi Parkı” olaylarının (ve eşzamanlı küresel ekonomik gelişmelerin) Türkiye ekonomisi üzerinde yarattığı makroekonomik etkileri, içinde bulunduğumuz günlere ait pek çok veri bundan 1-3 ay sonra peş peşe açıklanmaya başlandığında daha iyi anlamaya başlayacağız. Gerek “sıcak para” çıkışlarının, gerekse ona eşlik ede(bil)ecek diğer makroekonomik istikrarsızlık artışının kısa vadedeki boyutlarını (ex-post olarak!) o zaman bugünkünden çok daha iyi kavrayacağız.

Şu an için; Türkiye’de son iki hafta içinde hızla olağanüstü biçimde artan siyasi ve toplumsal gerginliklerin daha da fazla yükselmemesini, yaşanan olaylardan gerekli siyasi-idari derslerin (başta siyasetçiler ve yerel yöneticiler olmak üzere) herkes tarafından artık çıkartılmış olduğunu ve böylece yeni can (ve mal) kayıplarının doğmamasını ve devamında da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak büyük makroekonomik faturalar ödemememizi ümit etmekten başka yapılabilecek bir şey yok gibi gözüküyor. Hep birlikte bekleyip sonucu göreceğiz.

Son olarak bir kez daha ve açıkça vurgulamak gerekir ki, Türkiye ekonomisiyle ilgilenen iktisatçıların, yoğun “sıcak para” girişlerine dayalı güncel ekonomik işleyişin hata, zafiyet ve alternatifleri hakkında daha fazla kafa yorup yeni(den) ve ayrıntılı akademik araştırmalar yapmaları ve ortaya yeni politika önerileri koymaları gerektiği son birkaç haftada bir kez daha ve daha net bir biçimde ortaya çıkmış bulunmaktadır.

 

Notlar

(*) Anka HA kaynaklı “sıcak para” verilerinin, diğer tanım ve hesaplamalardakine kıyasla daha yüksek “sıcak para” tutarları verdiğine ilişkin bir değerlendirme için Karaca (2006)’ya bakılabilir.

(**) Akademik literatüre referansla kullanılan TCMB tanımını, özellikle, gerekli “ayrıntılı ödemeler dengesi istatistikleri”nin TCMB EVDS‘den kolayca elde edilebilmesi ve bir yerde, Türkiye’deki para politikası otoritesinin konuya resmî yaklaşımını zımni olarak da olsa temsil ediyor olması nedeniyle tercih ediyorum.

(***) Burada, Recep Tayyip Erdoğan Mart 2003 tarihinde Başbakanlık görevini üstlendiğinde, Ağustos 1989’dan beri Türkiye’ye giren kümülatif net sıcak para miktarının -2.1 milyar dolar düzeyinde olduğuna dikkat etmek gerekir. Başka bir deyişle, Erdoğan’ın başbakanlık yaptığı Mart 2003’ten Nisan 2013’e kadarki 10 yıllık dönemde Türkiye’ye net olarak toplam 129.4 milyar dolar “sıcak para” girmiştir.

(****) Bu tercihimin sebepleri Gürses (2012.08.13) ve CNN Türk (2013.04.26) okunarak rahatça anlaşılabilir.

 

İlgili ve Yararlı Bazı Kaynaklar

 

İlk Yayın Tarihi: 2013.06.14, 22:33 (Paris)
Son Güncelleme Tarihi: 2013.06.24, 12:29 (Paris)

 (Paris)