Türkiye’de Genel Makroekonomik Gidişat İtibariyle Hükümetlerin Performansı (1987-2013)

Türkiye’de 22 Temmuz 2007 erken genel seçimleri yaklaşırken, Aralık 1987’den Nisan 2007’ye dek iktidarda bulunan hükümetlerin makroekonomik performanslarının karşılaştırılması amacıyla bir makale yazmıştım: “Türkiye’deki Hükümetlerin Makroekonomik Performanslarının Bir Karşılaştırması, 1987-2007” (pdf). Daha sonra, 2013 yılında, bu makalede seçilmiş 10 makroekonomik gösterge itibariyle tasarladığım “makroekonomik performans endeksi”ni (MEP10), yurt dışında verdiğim bir konferans vesilesiyle gözden geçirmiş ve şu 11 makroekonomik göstergenin genel seyrini temsil edecek biçimde Aralık 1987 – Temmuz 2013 dönemi için güncelleştirmiştim:

X1: Tüketici fiyatlarındaki 12 aylık artışlar
X2: Resmî işsizlik oranının trendi
X3: İmalat sanayii üretim endeksindeki 12 aylık artışlar
X4: Yıllık cari hesap fazlası / Nominal hasıla
X5: Hazine Müsteşarlığı’nın ağırlıklı yıllık bileşik faiz haddi
X6: Kamu kesimi borçlanma gereği / GSYİH
X7: Reel döviz kurunun dengeden sapma derecesi
X8: Döviz tevdiat hesapları / M2 para arzı (para ikamesi oranı)
X9: Toplam dış borç stokundaki yıllık artışlar
X10: İMKB Ulusal 100 Endeksindeki 12 aylık artışlar
X11: “Sıcak para” girişlerinin döviz rezervlerine oranı

MEP11 endeksi, ülke ekonomisinin değişik yönlerini temsil edecek nitelikteki temel büyüklükler arasından (güvenilir ve eksiksiz verilerin bulunabilirliğini de dikkate alarak) belirlediğim bu 11 makroekonomik göstergenin bir tür ağırlıklı ortalamasıdır. Tarihî ortalaması sıfır olacak biçimde ve “aylık bir zaman serisi” olarak hesaplanan endeksteki yükselişler, dikkate alınan makroekonomik göstergelerdeki genel bir iyileşmeyi, düşüşler ise bir kötüleşmeyi temsil etmektedir. Buna göre, “sıfır” değeri veya civarındaki bir makroekonomik performans, dikkate alınan göstergelerin geneli açısından ve hesaplama döneminin tamamı bir bütün olarak dikkate alındığında, ilgili hükümet döneminde “vasat” bir makroekonomik performans sergilediğini ima etmektedir. Başka bir deyişle, sıfırın altındaki endeks değerleri göreli olarak “kötü” bir makroekonomik performansa, üstündeki MEP11 değerleri ise göreli olarak “iyi” bir performansa işaret etmektedir. Endeksin hesaplama yöntemi ve ilgili literatür hakkındaki ayrıntıları 2007 tarihli makalemde okuyabilirsiniz.

Aşağıdaki grafikte, 1987-2013 için 2013 yılı Eylül-Ekim aylarında hesapladığım MEP11 endeksinin seyrini görmektesiniz:

MEP11-a

MEP11 eğrisinin sadece iktidardaki Ak Parti hükümetleri (58., 59., 60. ve 61. hükümetler) zamanındaki gelişimini, 2000-2001 krizini de dikkate alarak aşağıdaki şekilde olduğu gibi dört alt döneme ayırarak inceleyebiliriz:

MEP11-b

Şekilde gösterilen dört alt dönem arasında, şu gibi benzerlik/süreklilik ve farklılıklar/değişiklikler olduğu dikkat çekmektedir:

(I) Kasım 2002 – Eylül 2005: Ak Parti’nin iktidarda bulunduğu bu ilk dönemde Türkiye ekonomisi, önceki hükümet döneminde krizin patlak vermesinden hemen sonra alınan makroekonomik önlem paketinin (üzerinde önemli bir değişiklik veya ekleme yapılmadan) kararlılıkla uygulanmaya devam edilmesi sayesinde, 2000-2001 finansal krizinden çıkmaya devam etmiş ve sonuçta makroekonomik göstergeler genelde düzelmiştir. Bu durum, Eylül 2005 itibariyle MEP11 eğrisinin tarihî ortalamadan önemli ölçüde yüksekte bir patikaya oturmasından açıkça görülmektedir.

(II) Ekim 2005 – Mayıs 2008: Bu dönemde, Ak Parti hükümeti, ekonomideki iyileşmenin kalıcı hale getirilmesi ve makroekonomik istikrarın sürdürülmesi açısından yeni ekonomi politikaları ve yapısal reformların tasarlanması ve uygulanmasında gecikmiş ve bir bakıma önemli bir “sıçrama” şansını kaçırmıştır. Dahası, bu gecikme, o günlerden bu yana Ak Parti’li bazı bakanların 2013’e kadarki bazı beyanlarında bile açıkça vurgulanmıştır (bazı örnekler ve ilgili tartışmalar: bir, iki).

(III) Haziran 2008 – Aralık 2009: Bu dönemde, ABD’de patlak veren finansal kriz (“Büyük Durgunluk”) küreselleşmiş (bkz. Kibritçioğlu, 2011a ve 2011b) ve Türkiye ekonomisi de, bu küresel krizden hızla etkilenmiş, ancak daha sonra makroekonomik göstergeler yine aynı hızla iyileşmiştir (bkz. Kibritçioğlu, 2011c).

(IV) Ocak 2010 – Temmuz 2013: 2010 yılından başlayarak, yani küresel krizin etkilerinin önemli ölçüde atlatılmasıyla, Ak Parti hükümetinin ilgi ve dikkatinin, makroekonomik politikalardan ve ülkenin yapısal reform ihtiyacından hızla uzaklaştığı görülmüştür. 2007 genel seçimlerinden sonra başlayan siyasi kutuplaşma 2010-2013 yıllarında hızla artmıştır. Sonuçta, 2013 ilkbaharında, Gezi Parkı olayları sırasında siyasi gerginlikler ve ekonomik kriz tartışmaları zirveye tırmanmıştır. Bu alt dönemde, artan makroekonomik istikrarsızlık MEP11’in dalgalanmalarındaki şiddetlenmeden ve ciddi düşüşlerden açıkça görülmektedir.

Türkiye’de 2015 yılı Haziran ayında, bilindiği üzere, yeni bir genel seçim gerçekleştirilecek. Bu seçim sürecinde, siyasi ve toplumsal etkenler kadar elbette ki (onlarla etkileşim halindeki) çeşitli ekonomik etkenler de seçmenlerin tercihleri açısından önemli bir rol oynayacak. Bu bakımdan, seçime gidilirken MEP11 eğrisinin 2013 yılından bu yana nasıl bir gelişme gösterdiğini önümüzdeki günlerde yeni bir güncelleştirmeyle kısaca değerlendirmeyi planlıyorum.

 

İlk Yayın Tarihi: 2015.03.30, 17:45 (Paris)
Son Güncelleştirme: 2015.03.30, 17:45 (Paris)

Türkiye’deki Güncel “Net Hata ve Noksan” Tartışmaları Ortamında Yüksek Cari Açıkların Unutulmaması Gereken Önemi, 1950-2013

Temmuz ve Ağustos 2013 aylarına ilişkin ödemeler dengesi istatistikleri Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) tarafından açıklandığında yüksek (pozitif) net hata ve noksan tutarları büyük dikkat çekti ve konu, geçmişteki benzer durumlarda (aşırı yüksek pozitif veya negatif net hata ve noksan tutarı açıklanması durumlarında) olduğu gibi ekonomi medyasında ve sosyal medyada enine boyuna incelenip tartışıldı. Tartışma ve yorumlarda, “kaynağı belli olmayan” bu paranın bazı illegal uluslararası işlemler veya istatistikî açıdan şüpheli kayıtlarla ilgili olabileceğini iddia edenler olduğu gibi, net hata ve noksan (NHN) verilerinin çok yüksek pozitif veya negatif değerlerde olmasının aslında herhangi bir kuşku veya tedirginlik yaratacak bir olay olmadığını, bunun akım büyüklüklerin kaydedildiği ödemeler dengesinin muhasebe sisteminin olağan bir sonucu olduğunu dile getirenler de oldu. Bu arada, NHN değerlerindeki dikkat çekici yüksek denge değerlerinin kısmen varlık barışı düzenlemesine veya genelde Türkiye’de turizm istatistiklerinin (yakın tarihte yapılmış olan yöntem değişikliklerine rağmen) bir türlü doğru derlenememesine bağlayanlar da vardı. Bu ve diğer açıklama çabalarının bazılarını, “Türkiye’deki ‘Net Hata ve Noksan’ Tartışmaları: Yeni Şişede Eski Şarap?” başlıklı kısa günlük iletimde bulabilirsiniz.

Öte yandan, TCMB, 2013 yılının ilk üç ayıyla ilgili olarak 2 Temmuz 2013’te yayınlanan Ödemeler Dengesi Raporu’nda (s. 25, Kutu 3: “Net Hata ve Noksan Kalemindeki Çıkış Yönlü Hareket”) ilk çeyrekteki çıkış yönlü (Temmuz ve Ağustos 2013’tekine göre ters işaretli, yani negatif) NHN tutarlarıyla iligili bir açıklama çabası sunmuş, fakat 2 Ekim 2013’te yayınlanan, 2013’ün ilk altı ayındaki ödemeler dengesi gelişmelerinin incelendiği periyodik Ödemeler Dengesi Raporu’nda, doğal olarak henüz Temmuz-Ağustos 2013 dönemindeki aşırı yüksek NHN değerleri için bir değerlendirme yapmamıştır. Temmuz-Ağustos 2013’e ait NHN istatistikleri ile ilgili TCMB tahmin ve açıklamasının, 2 Ocak 2014’te yayınlanacak olan 2013 yılı 3. çeyreğine ilişkin Ödemeler Dengesi Raporu’nda (muhtemel link) mutlaka yer alacağını tahmin edebiliriz.

Türkiye’nin Ocak 1992 – Ağustos 2013 dönemine ait nominal NHN istatistikleri (i) aylık tutarlar, (ii) son 12’şer aylık toplamlar ve (iii) son 12 ay ortalamaları olarak Şekil 1’de gösterilmiştir:

NHN_Sekil-1_Aykut-Kibritcioglu

Şekil 2’de ise, aynı aylık NHN tutarları, Ocak 1992’den bu yana hesaplanan kümülatif (birikimli) NHN değerleri ile kıyaslanmıştır:

NHN_Sekil-2_Aykut-Kibritcioglu

1992’den bu yana hesaplanan kümülatif değerlerdeki büyük artış, Mart 2012’de zirveye ulaşmış gözükmektedir.

1950-2012 dönemi için yıllık ve 2013 için ilk sekiz aylık ödemeler dengesi verilerine göre NHN ve cari hesap dengesi arasındaki ilişki, Şekil 3’teki gibidir:

NHN_Sekil-3_Aykut-Kibritcioglu

Nominal yıllık dolar cinsinden veriler itibariyle NHN tutarlarındaki dalgalanmaların cari hesap dengesindeki dalgalanmalar ve özellikle de 2000’li yıllardaki hızla artan cari açıklar karşısındaki seyri, üzerinde ciddi biçimde düşünülmesi gereken asıl mesele gibi gözükmektedir. Söz konusu iki değişkenin Şekil 4’teki gibi reelleştirilmesi de, 2000-2001 krizinden sonra giderek artan cari hesap açıklarının ciddiyetini daha da pekiştirir niteliktedir:

NHN_Sekil-4_Aykut-Kibritcioglu

Yukarıda nominal ve reel terimler cinsinden yaptığımız değerlendirmelere ek olarak, NHN değerlerinin Türkiye’de bugüne kadarki gelişimi açısından bazı oransal ilişkilere bakmak da yararlı olabilir. Bu amaçla, Şekil 5’te, 1950-2013 dönemindeki yıllık NHN ve cari hesap dengesi değerlerinin gayri safi yurtiçi hasılaya (GSYH) oranları gösterilmiştir:

NHN_Sekil-5_Aykut-Kibritcioglu

Ödemeler dengesinin iki ana (otonom) hesap grubundan biri cari hesap dengesi, diğeri ise sermaye ve finans hesabı dengesidir. Bunlardaki bir genel (net) açık veya fazla, kendini ilgili ülkenin merkez bankasının resmî rezervlerinde değişmeler biçiminde gösterir. Ancak, yine de, ödemeler dengesinin çift taraflı muhasebeleştirme sistemine göre ortada bir genel açık veya fazla varsa, bunlar da ödemeler dengesinin dördüncü hesap grubuna, yani NHN hesabına yansır. Bir bakıma, NHN hesabı, cari hesap veya sermaye-finans hesapları gibi “otonom” uluslararası işlem kalemlerinden oluşmadıkları için, sonuçta istatistikî açıdan denkleştirici bir rol oynar, çünkü söz konusu dört hesap gurubunun herhangi bir veri dönemdeki (ay, üç ay veya yıl gibi) toplamı mutlaka “sıfır” olmak zorundadır. Türkiye’de özellikle 2000’li yıllarda büyük cari hesap açıkları verilmekte olduğu yukarıdaki şekillerden de ortaya açık biçimde çıkmaktadır ve bu yüksek/artan cari açıkların sürdürülebilirliği zaten ekonomi medyasında ve iktisatçılar arasında uzun yıllardır yoğun biçimde tartışılmaktadır. Bu bakımdan, bu noktada, Şekil 6a ve 6b’de olduğu gibi, yüksek cari açıkların giderilmesinde NHN hesabında yer alan net döviz girişi veya çıkışlarının rolünü görebilmek amacıyla, 1950-2013 dönemi için sırasıyla NHN ― cari denge farkı ve NHN / cari denge oranı bakılması yararlı olabilir.

NHN_Sekil-6a_Aykut-Kibritcioglu

NHN_Sekil-6b_Aykut-Kibritcioglu

Bu iki şekildeki fark veya nispi ilişkiler, genişçe bir zaman dilimi itibariyle yıllık veriler dikkate alındığında, NHN büyüklüklerinin aslında cari hesap açıklarının “kapanmasında” pek ciddi ve sistematik bir rol oynamadığını net bir biçimde göstermektedir.

Gerek dönemlik “mutlak”, gerek “nispi”, gerkekse “kümülatif” değerler itibariyle ele alındığında Türkiye’de ödemeler dengesi açısından asıl dikkat çekici olan gelişme son yıllardaki yüksek/yükselen cari hesap açıkları ve onun “riskli” finansman biçimidir. Cari hesap açıklarının finansmanında, 1989 yılındaki Türk lirasının konvertibilitesine ilişkin düzenlemeden bu yana, kısa vadeli net uluslararası sermaye (“sıcak para”) girişleri belirli dönemlerde büyük önem taşır hale gelmekte ve bu durum, Türkiye ekonomisinin krizlere olan kırılganlığını artırmaktadır. Bu konuya, daha önceki başka üç günlük yazımda da (bir, iki, üç) değinmiştim. Gerçekten de, kümülatif terimler cinsinden dikkate alındığında, cari açıkların telafisinde NHN ve “sıcak para” girişlerinin göreli rolü hakkındaki büyük fark fazlasıyla dikkat çekicidir (Şekil 7):

NHN_Sekil-7_Aykut-Kibritcioglu

Şekil 7’deki nominal değerlerin reelleştirilmiş seyirleri, merak edenler olabileceği ihtimaline karşı Şekil 8’de gösterilmiştir:

NHN_Sekil-8_Aykut-Kibritcioglu

TCMB’nin “Türkiye’ye ‘Sıcak Para’ Girişleri (1989-2013) ve ‘Gezi Parkı Olayları’” başlıklı günlük yazımda sözünü ettiğim “sıcak para” tanımlarından ikincisi, kısa vadeli sermaye hareketleri ile birlikte NHN değerlerini de dikkate almaktadır. Şekil 9, Türkiye’de cari açıkların son 12 aylık toplamlar itibariyle bu geniş anlamdaki “sıcak para” girişleri itibariyle finanse edilemeyen kısmını göstermektedir:

NHN_Sekil-9_Aykut-Kibritcioglu

Şekil 9’daki kırmızı eğrinin aşırı yükseliş gösterdiği dönemler; Aralık 1993 – Nisan 1994 ve Kasım 2000 – Şubat 2001 dönemlerinde yaşanan finansal krizler de hatırlandığında, cari açıklardaki artışların “net kısa vadeli sermaye” ve NHN girişleri (= geniş anlamda “sıcak para” girişleri) ile finanse edilemeyen bölümündeki büyük artışlara işaret ediyor olması bakımından oldukça dikkat çekicidir. 2000-2001 krizinden sonra özellikle 2005 yılına dek sıkı biçimde uygulanmış olan makroekonomik önlemler ve yapısal reformlar sayesinde, 2008-2010 yıllarındaki büyük küresel finans krizinden kaynaklanan sert GSYH düşüşünü bir kenara bırakacak olursak, ki o dönemde aslında küresel krizin Türkiye’de yol açtığı hasıla kayıpları nedeniyle zaten cari açığın kendisi Şekil 5 ve Şekil 6a’da da görüldüğü gibi ciddi bir daralma göstermiştir, belki yurtiçindeki olumsuz/başarısız politikalardan dolayı yeni bir iç kaynaklı krize (henüz) sebep olmamıştır. Ama bu yüksek kırılganlığa rağmen “yüksek cari açık – sıcak para girişleri” ikilisinin daha fazla sürdürül(ebil)mesi hem mümkün hem de gerekli de değildir.

NHN_Sekil-10_Aykut-Kibritcioglu

GSYH’nın bir yaklaşık göstergesi olarak dikkate alınan imalat sanayii çıktısının değerine oranla (i) cari hesap dengesinin, (ii) NHN dengesinin ve (iii) net sıcak para girişlerinin son 12’şer aylık toplamlar itibariyle Şekil 10’da gösterien gelişimi, dikkatlerimizin, NHN tutarlarındaki belirli bir veya birkaç aydaki istikrarsızlıklar veya yüksek değerler nedeniyle yüksek/artan cari açıkların sürdürülebilirliği ve ve OECD’nin son Türkiye raporunda da sözü edilen (s. 57-59 ve Şekil 1.6) “kötü” finansmanı meselesinden uzaklaşmaması gerektiğini göstermektedir.

Mevcut küresel finansal tedirginlik/belirsizlik ortamında ve 2014-2015 yıllarında Türkiye’de yapılacak seçimler ve muhtemel anayasa referandumu öncesinde, 6 Temmuz 2013’te yürürlüğe koyulan “Onuncu Kalkınma Planı (2014-2018)”nın ve 8 Ekim 2013’te yayınlanan “Orta Vadeli Program (2014-2016)” ile “Orta Vadeli Mali Plan (2014-2016)”ın Türkye’deki cari açıkların azaltılması problemi ve 2023 için tasarlanan genel ekonomi ve ihracat hedeflerinin ulaşılabilirlikleri açısından ne derece doğru teşhislerden yola çıkılarak ne derece yerinde iktisat politikası önlem ve araçları kullanılmasını gündeme getirdiğini başka bir incelemenin konusu yapmayı düşünüyorum.

 

İlk Yayınlanma Tarihi: 2013.10.11, 15:27 (Paris)
Son Güncelleme Tarihi: 2013.10.11, 15:27 (Paris)

Türkiye’nin IMF’ye ve Dış Dünyaya Olan Diğer Borçları Hakkında Bazı Gözlemler (1989-2013)

 

Kaynak: Radikal Gazetesi, 2013.05.14

 

Türkiye, Uluslararası Para Fonu‘na (IMF) olan borçlarını 14 Mayıs 2013’te tümüyle geri ödeyerek önemli bir adım attı. Türkiye’nin IMF’ye olan kredi borcunun son taksidinin transferini, Hazine Müsteşarı İbrahim Halil Çanakçı‘nın da katılımıyla Başbakan Yardımcısı Ali Babacan TCMB’nin Ankara Şubesi’nde (yukarıdaki fotoğrafta görüldüğü gibi) gerçekleştirdi. Gazete haberlerine göre, Babacan’ın tuşa basmasıyla ikisi dolar, ikisi avro olmak üzere toplam dört ayrı elektronik transferle IMF’ye son taksit ödenmiş oldu. Böylece, IMF ile son 20 yıl içinde 1994, 1999, 2002 ve 2005 yıllarında yapılan stand-by anlaşmalarıyla (bkz. Tablo 1) hızla büyüyen kredi borçları, 19 yıl sonra “yeniden” sıfırlanmış oldu.

 

Tablo 1: Türkiye’nin IMF ile Stand-by Anlaşmaları (milyon SDR, 1961-2012)

Erdal-Tanas-Karagol_2010_s11

Kaynak: Erdal Tanas Karagöl (2010: s. 11), Geçmişten Günümüze Türkiye’de Dış Borçlar. Ankara: SETA Analiz.

 

IMF, bu olayı resmî Twitter hesabından (@IMFNews) “Turkey makes final payment on its IMF debt; IMF looks forward to continued cooperation with Turkey” sözleriyle duyururken, Maliye Bakanı Mehmet Şimşek kişisel Twitter hesabından (@memetsimsek) “Bir devir kapandı. Hoşça kal IMF! IMF’ye borcu sıfırladık! Ayrıca, devletimizin dünyadan net alacağı 44 milyar lira…” ve “Hazine’nin dış borcu $103.1 milyar, TCMB’nin $7.7 milyar, toplam $110.8 milyar. Ama devletin döviz rezervi $130 milyar!” sözleriyle Hükumeti’nin bu konudaki başarısına dikkat çekti.

Fakat medyada tartışmalar özellikle ilk iki gün boyunca hiç durulmadı. Pek çok yorumcu, IMF’ye olan borçların tamamen geri ödenmiş olmasına rağmen, Türk özel kesiminin dışarıya olan borçlarında Ak Parti döneminde meydana gelen aşırı artışa dikkat çektiler ve Türkiye’nin IMF’ye olan borçları sıfırlandıktan sonra bile bir bütün olarak yurtdışına 2012 yılı sonu itibariyle hâlâ 336 milyar dolar borçlu olduğunu vurguladılar (bkz. örn. Bahar Aşçı, 2013.05.13, Erdal Sağlam, 2013.05.14, Naki Bakır, 2013.05.14, Mustafa Çakır, 2013.05.14, IMF, 2013.05.15, Seyfettin Gürsel, 2013.05.15, Şükrü Kızılot, 2013.05.15, Mustafa Sönmez, 2013.05.15 ve 2013.05.16).

Buna karşılık, bazı Hükumet üyeleri (örn. Mehmet Şimşek, 2013.05.14, “Birileri özellikle özel sektörün borçları ile devletin borçlarını karıştırma çabasında…“) ve bazı köşe yazarları (örn. Süleyman Yaşar, 2013.05.15) ise, özel kesim borçlarında büyük artış olduğunun vurgulanması yoluyla aslında o borçların da sanki kamunun borcuymuş gibi gösterilmeye çalışıldığını vurgulayarak, kimi özel kesim temsilcilerinin böylelikle kendi borçlarını kamu kesimine yüklemenin veya yansıtmanın yollarını aradıklarını ima ediyorlar.

Bütün bu yorum, vurgu ve kavram farklılıkları içinde, seçilmiş bazı göstergelere göz atarak, konuyu biraz açıklığa kavuşturmayı deneyebiliriz. Bu amaçla, Türkiye ekonomisinde Ak Parti iktidarının ilk 10 yılında yaşanan dış borç gelişmelerini önceki 10 yıldakiyle de kıyaslayabilmek için, HM VDS ve TCMB EVDS borç verilerinden yararlanarak hazırladıığım Tablo 2 ve Tablo 3’ü dikkate alabiliriz. Ayrıca, büyük olmaları nedeniyle ayrı bir blog sayfasında yer verdiğim iki kaynak tablodaki üçer aylık dış borç verilerini de Şekil 1, Şekil 2, Şekil 3 ve Şekil 4‘teki gibi grafik biçiminde (özet olarak) dikkate almamız da aşağıdaki değerlendirmeleri destekleyebilir ve böylece daha iyi anlaşılır kılabilir.

 

Tablo 2: Türkiye’nin Brüt Dış Borçlarındaki Onar Yıllık Nominal Artışlar (yüzde değişme)

T2_10arYillikNominalArtislar

Kaynak: HM VDS ve TCMB EVDSAK‘nin hesaplamaları. (İlgili kaynak veri tablosu)

 

Tablo 3: Türkiye’nin Brüt Dış Borçlarındaki Onar Yıllık Reel Artışlar (yüzde değişme)

T3_10arYillikReelArtislar

Kaynak: HM VDS, TCMB EVDS ve FREDAK‘nin hesaplamaları.

 

Şekil 1: Türkiye’nin Brüt Dış Borç Stoku (milyar $, üçer aylık veriler, 1989.I-2013.II)

S1_Dis-Borc-Stoku_1989-4_2013-2

Kaynak: HM VDS ve TCMB EVDSAK‘nin çizimleri. (İlgili kaynak veri tablosu)

 

Şekil 2: Türkiye’nin Brüt Dış Borç Stokunun Bileşimi (yüzde, üçer aylık veriler, 1989.I-2013.II)

S2_Dis-Borc-Paylari_1989-4_2013-2

Kaynak: HM VDS ve TCMB EVDS; AK‘nin çizimleri. (İlgili kaynak veri tablosu)

 

Şekil 3: Türkiye’nin Brüt ve Net Dış Borç Stokunun Gelişimi (milyar dolar, üçer aylık veriler, 1989.I-2013.II)

S3_Brut-Net-Toplam-Borc_1989-2013

Kaynak: HM VDS ve TCMB EVDSAK‘nin çizimleri.

 

Şekil 4: Türkiye’nin Seçilmiş Dış Borç Göstergeleri (yüzde, üçer aylık veriler, 1989.I-2013.II)

S4_Dıs-Borc-Oranlari

Kaynak: HM VDS ve TCMB EVDSAK‘nin çizimleri.

 

Yukarıda belirtilen kaynaklardaki farklı yorum ve eleştirileri, bu tablo ve şekillerde dikkat çeken bazı gelişme ve eğilimleri de dikkate alarak kısaca şu şekilde değerlendirebiliriz:

Yakın geçmişte, özellikle 1994 ve 2001-2002 krizleri nedeniyle dış borç bulmakta zorlanan dönemin Türkiye Cumhuriyeti hükumetleri, ülkenin düşük kredibilitesi nedeniyle adeta son çare olarak IMF’ye başvurmuş ve ancak IMF’den sağlanan krediler sayesinde (ve doğal olarak, onların şart koştuğu iktisat politikası önlemlerine uymayı taahhüt ederek) krizden kurtulmayı denemiştir. Geçmişte hükümetlerin iktisat politikası tasarım ve uygulamalarındaki başarısızlık ve çözüm üretmedeki çaresizliklerinin sonucunda Türkiye’nin sık sık IMF desteğine muhtaç duruma düşmüş olması, hiçbir “dış mihrak” argümanı veya “komplo teorisi” geliştirmeye gerek bırakmayacak kadar açık ve acı bir gerçekliktir. Kasım 2002’den bu yana Türkiye’yi yöneten Ak Parti hükümetleri, 2003 yılı ikinci çeyreği itibariyle (1989-2012 dönemi için) zirveye ulaşan IMF borçlarını zaman içinde mutlak ve nispi olarak eritmeyi ve 2013 yılı itibariyle sıfırlamayı başarmıştır.

Ancak, 2003-2013 sürecinde IMF’ye olan borçlar tasfiye edilirken, Türk özel kesiminin dış borçlarındaki ciddi boyutlardaki mutlak ve nispi artış açık biçimde dikkat çekmektedir. Aynı dönemde, kamu kesiminin borçları mutlak olarak genelde artmaya devam etse de, toplam dış borçlar içinde nispi olarak (özellikle 2010-2013 döneminde) payını korumaktadır.

“Türkiye’nin dış borçları” denilince anlaşılması gereken şey, ekonomi bir bütün olduğuna göre, sadece kamu kesimininkiler değil, kamu, TCMB ve özel kesimin toplam dış borçlarıdır. Bu bakımdan, kamu kesiminin dış borçlarının sadece belirli bir bölümünü oluşturan IMF borçlarının sıfırlanmış olması, kamu kesiminin veya özel kesimin dış borçları mevcudiyetlerini sürdürdüğüne göre, sanki Türkiye’nin (toplam veya kamu kesimi) dış borçları sıfırlanmış gibi algılanmamalıdır.

Öte yandan, Türkiye’nin toplam dış borçları 1989’dan bu yana gerek brüt gerekse net olarak artarken, hem özel hem de kamusal kesimin toplam borçları içinde “kısa” vadeli borçların payı özellikle 2008 kürsel krizinden bu yana hızla yükselmektedir. Bu noktada belirtmek gerekir ki, geçmişte özel kesimin toplam dış borçları içinde kısa vadeli olan bölümün payının geçmişte (özellikle 1990’larda) bugünkünden (Haziran 2013) çok daha yüksek olduğu bir dönem olması (bkz. Şekil 4) bizi çok yanıltmamalıdır. Çünkü özel kesimin o yıllardaki toplam dış borçları mutlak düzey olarak bugünkünden çok daha düşük düzeylerdeydi.

Elbette ki, özel kesimin borcu, kamu kesiminin borcuymuş gibi kabul edilmemelidir, edilemez. Ancak, özel kesimin borçlarındaki (mutlak ve nispi olarak) aşırı artışın tehlikelerine dikkat çekenlerin asıl vurgulamak istediği (veya daha “açıkça” vurgulaması gereken) şey; eğer bir finansal/ekonomik kriz çıkacak olur ve özel kesim dış borçlarını ödeyemeyecek duruma düşerse, bunun olumsuz etkilerinin yurt içindeki (kriz öncesinde) ödeme güçlüğü yaşamayan ekonomik birimlere de yansıması ve hatta sonuçta sorunun ucunun kamu kesimine dek uzanması olasılığının büyüklüğüdür. Gerçekten de, yakın geçmişte Türkiye’de özel bankacılık kesimi dış borçlarının finansal kriz dönemlerinde hükümetlerin “kurtarma operasyonları” aracılığıyla nasıl bir anda kamu kesimine mal oluverdiği unutulmaması gereken olaylardır. Diğer bir deyişle, krizlerin yurtiçindeki sektörel “bulaşma” (sirayet) etkileri siyasetçiler ve ekonomi bürokratlarınca da küçümsenmemeli, mutlaka ciddiye alınmalıdır.

İyi eğitim almış iktisatçıların hepsinin çok iyi bildiği, ama “kısa vadeli ufka sahip” (miyop?) kimi politikacıların (ve onların “yönetimindeki” bazı ekonomi bürokratlarının) maalesef çoğu kez bilmezden geldiği bir kavram vardır: “Ponzi oyunu”. Buna göre, hiçbir ekonomik birim sonsuza dek borçalanarak varlığını ve faaliyetlerini sürdüremez; “saadet zinciri” er ya da geç kırılır. Yani, geçmişte alınmış olan borçlar bir gün mutlaka alacaklılara geri ödenmek zorundadır.

Öte yandan, ödemeler dengesi “akım” büyüklüklerden (flows) oluşur, dış borçlar ise bir “stok” değişkendir ve ödemeler dengesi ile dış borçlar arasında bütün iktisatçıların çok iyi bildiği açık ve net etkileşim kanalları mevcuttur. Yani bir bakıma, madalyonun bir yüzü akım büyüklüklerdeki (ödemeler dengesindeki) sorunlar ise, diğer yüzü stok değişkendeki (dış borçlar) sorunlardır. Başka bir deyişle, Türkiye’nin özellikle son on yıldır genelde giderek yükselen cari açıklarını finanse edebilmek için dışarıdan borçlanmakta oluşu, kamunun nispi olarak düşük seyreden dış borçlarına rağmen, özel kesimin artan borçları nedeniyle ciddi bir sorun yaratmaktadır. Bu anlamda, artan özel kesim dış borçları nedeniyle yükselen toplam dış borçların ardında adeta “gizlenmiş” durumdaki “cari açık” sorunu, 2008 yılından bu yana küresel piyasalarda ABD’nin para politikalarının bir uzantısı olarak kolay borçlanılabiliyor olması nedeniyle asla küçümsenmemelidir. Özellikle 22 Mayıs – 18 Eylül 2013 döneminde küresel finans piyasalarında FED’in artık para politikası değişikliğine gidip gitmeyeceği hususundaki uzun süreli belirsizliğin ve tedirginliğin, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu gelişen ekonomilerde (emerging economies) yarattığı (“sıcak para” çıkışları vasıtasıyla yaşanan) ciddi finansal çalkantılar unutulmamalı ve ötelenen muhtemel dış şoklara karşı mutlaka hazırlıklı olunmalıdır.

Özetle, gerçek hayatta “Ponzi oyunu” mümkün olmadığı ve açık ekonomilerde finansal ve/veya reel sektör krizleri yurt dışıyla olduğu gibi yurtiçinde de diğer ekonomik ajan ve sektörlerle güçlü bulaşma etkileşimleri içinde olabildiği için, Türkiye’de IMF’ye olan borçların tümüyle geri ödenmiş olması belki sevindiricidir, ama özel kesim borçlarındaki mutlak ve nispi artışlar da kesinlikle ciddiye alınmalıdır. Bu amaçla, dış borçlar sorununun ardındaki ciddi cari açık sorununun üzerine gitmek için, 2005-2006 yıllarından bu yana yapılması gerektiği (ama gecikildiği) pek çok iktisatçı tarafından sıkça vurgulanan köklü yapısal reform ve yeni iktisat politikaları demetinin bir an önce bir bütün olarak tasarlanması ve hayata geçirilmesi, ülkenin son yıllardaki ağır(laşan) siyasi, anayasal, sosyal ve kültürel gündem ve tartışmalarına ve yaklaşan yerel ve genel seçimlere rağmen şarttır.

 

İlk Taslak: 2013.05.17, 00:22 (Paris)
Son Güncelleştirme: 2013.10.01, 22:59 (Paris)

YAZIYLA İLGİLİ BAZI EK OKUMA ÖNERİLERİ:

17 Mayıs 2013’te hazırladığım bu yazıyı 20 Eylül 2013 sabahı gözden geçirip bu blogda yayınladıktan sonra, gün içinde internette bazı başka ilginç ve ilgili yorum, yazı ve söyleşilere de rastladım. Yukarıdaki değerlendirmelerime ek olarak şu bağlantılardaki güncel yazıların da okunmasının, konuyla ilgilenenler için çok yararlı olacağını düşünüyorum:

Türkiye’nin Gayrisafi Yurtiçi Hasılası 2002-2012’de Ne Kadar Büyüdü?

ITD-201307-08_33-34

Türkiye’nin Gayrisafi Yurtiçi Hasılası 2002-2012’de Ne Kadar Büyüdü?” başlıklı makalem, Prof. Dr. Ömer Faruk Çolak editörlüğünde yayınlanmakta olan İktisat ve Toplum Dergisi‘nin (İTD) Temmuz-Ağustos 2013 sayısında (Sayı 33-34, s. 7-17) çıktı. Makaleye buraya tıklayarak pdf formatında ulaşabilirsiniz.

Bu makale, daha önce Prof. Dr. Dani Rodrik ile Maliye Bakanı Mehmet Şimşek arasında Twitter ortamında yaşanan bir tartışmayla ilgili olarak bu günlükte “İktisat öğrencileri için Rodrik-Şimşek tartışmasını (15-19 Haziran 2013) izleme ve anlama kılavuzu” başlığıyla yayınladığım yazının gözden geçirilip kısmen güncelleştirilmiş ve genişletilmiş versiyonu.

Yayınlanan makalede, günlük yazısındakinden farklı olarak 2002-2012 dönemine ilişkin bazı iktisadi büyüme hesaplamalarına da yer verdim ve bunları tartışmanın taraflarının argümanlarıyla ilişkilendirdim. Bu sayede, tartışmanın anlaşılırlığının biraz daha arttığını ümit ediyorum.

İTD’nin aynı sayısında, ayrıca, bu konuyla ilgili başka üç makale daha yayınlanmış:

Dergiyi bir bütün olarak edinmek isterseniz, buraya veya buraya tıklayarak İTD’yi bulabileceğiniz yerlerin bir listesine ulaşabilirsiniz. Eğer derginin eski sayılarına da ulaşmak istiyorsanız, belki internetten topluca sipariş vermeyi düşünebilirsiniz: İdefix, D&R, Kitap Yurdu, vb. veya Efil Yayınevi. (Ankara’da yaşayanlar, derginin son sayısına en kolay Kızılay’daki Dost Kitabevi’nden ulaşabilirler.)

İTD’nin son sayısında kapak konusu olan “Milli Gelir Tartışmaları” hakkında ek okuma yapmak istiyorsanız, size şu söyleşiyi de okumanızı önerebilirim:

Son olarak, eğer yukarıda sözünü ettiğim makalemi okursanız/okuduysanız, sonra buraya tıklayarak bir de bağlantıdaki interaktif grafiği incelemenizi öneririm. Bu grafikte, 1980’den 2011’e doğru Türkiye ekonomisinin nominal ve reel terimlerle büyüme performansları uluslararası bir çerçevede birbirleriyle kıyaslanıyor.

 

İlk Yayınlanma Tarihi: 2013.07.16, 22:00 (Paris)
Son Güncelleme Tarihi: 2014.06.15, 18:49 (Paris)

Akademik İktisatçıların Siyaset ve Siyasi Partilerle İlişkileri Hakkında Bazı Düşünceler

ITD-201305-06_31-32

Akademik İktisatçıların Siyaset ve Siyasi Partilerle İlişkileri Hakkında Bazı Düşünceler” başlıklı makalem, Prof. Dr. Ömer Faruk Çolak editörlüğünde yayınlanmakta olan İktisat ve Toplum Dergisi‘nin (İTD) Mayıs-Haziran 2013 sayısında (Sayı 31-32, s. 19-24) çıktı.

Daha önce, İTD’nin bu sayısını edinip makalemi okuduysanız, konuyla ilgili ek kaynak ve tartışmalar için, bu günlükte daha önce “İktisat(çılar), Siyaset(çiler), Ekonomi Politikaları, Akademik Etik ve Toplum” başlığıyla yayınlanan yazımı da okumanızı tavsiye ederim.

 

İlk Yayınlanma Tarihi: 2013.05.27, 10:00 (Paris)
Son Güncelleme Tarihi: 2013.07.16, 21:00 (Paris)